Türkiye’de bir tekstil fabrikasının “kapanma” iddiası, yalnızca Çorlu’daki bir sanayi tesisinin kaderi değil; basın, siyaset, toplum, iş insanları ve işletmelerin iç içe geçmiş, birbirini tetikleyen bir sistemin aynasıdır. Eren Holding’in patronu Ahmet Eren’in samimi itirafı “Kapatmak zorunda kaldık, çok ağrıma gidiyor” ile şirketin hemen ardından gelen resmi açıklaması “Üretim devam ediyor” arasındaki gerilim, meselenin teknik bir yönetim zaafiyetinden ibaret olmadığını gösteriyor. Çünkü Türkiye’nin kronik sorunlarını sadece “yönetim zaafiyeti” diye etiketlemek, hem fazla kolay hem de gerçekçi olmaktan uzak bir indirgemeciliktir. Gerçek, reel politikanın ve ekonominin soğuk mantığıyla bakıldığında, çok daha karmaşık bir çarpışmadır. Yapısal baskılar, kutuplaşmış aktörlerin rasyonel refleksleri ve birbirini besleyen olayların zincirleme etkisi.
Düşünün: Tekstil sektörü yıllardır yüksek enerji maliyeti, astronomik faizler, Asya’dan gelen ucuz ithalat ve küresel sipariş kaybıyla boğuşuyor. Bunlar tek bir hükümetin veya patronun “yanlış yönetimi” değil; küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesi, iç piyasadaki talep daralması ve siyasi belirsizliğin yarattığı yatırım korkusu gibi unsurların çarpıştığı bir alan. Patronun duygusal açıklaması burada tamamen akılcı. İşletme sahibi için fabrika, sadece makine ve stok değil; binlerce ailenin geçimi, yerel ekonominin nabzı ve kendi itibarının bir parçasıdır. Bir bölümü (iplik tesisi gibi) kapatıp diğerlerini devam ettirmek, hayatta kalma stratejisidir. Öte yandan şirketin “her şey yolunda” yalanlaması da aynı derecede reel. Piyasada panik yaratmak, tedarikçileri kaçırmak, işçilerin moralini sıfırlamak ve bankaların kredi musluklarını kısmak, bir işletme için intihar anlamına gelir. Her iki taraf da kendi mantığı içinde haklıdır.
Peki bu çelişki neden bu kadar hızlı ve zehirli bir kaosa dönüştü? İşte burada Türkiye’nin basın-siyaset-toplum üçgeni devreye giriyor. Muhalif medya olayı derhal “dev fabrika kapandı, ekonomik buhran kanıtı” manşetine çevirirken, iktidar yanlısı kesimler “asparagas, karalama kampanyası” diye bastırıyor. Her ikisi de kendi reel politikasını uyguluyor. Biri gerçek bir sıkıntıyı görünür kılarak iktidarı eleştiriyor, diğeri ise toplumsal algıyı yöneterek istikrarı korumaya çalışıyor. Ne var ki bu ikili refleks, sorunu yok sayan veya abartan muhatapların da elini güçlendiriyor. İş insanları ve işletmeler, her sözlerinin anında siyasi polemiğe dönüştüğünü bildikleri için ya susuyor ya da zorunlu bir “her şey normal” korosuna katılıyor. Toplum ise bu hengâmede gerçek verilerden ziyade manşetlerin yarattığı duygusal dalgalarla hareket ediyor. Sonuç? Basının manşete taşıma biçimi kadar, sorunları minimize eden veya inkâr eden uygulamalar da kaosu besliyor.
Türkiye’nin meselesi tam da budur. Sorunlar, tek bir “yönetim zaafiyeti”nden değil, birbirini tetikleyen olayların çarpışmasından doğuyor. Yüksek enflasyon bir yandan işletmelerin maliyetini uçururken, diğer yandan siyasi kutuplaşma haberleri çarpıtıyor; küresel rekabet bir fabrikanın bir bölümünü kapattırırken, iç siyasi iklim bunu “rejim krizi”ne dönüştürüyor. İş insanları samimi olmaktan korkuyor, basın objektiflikten uzaklaşıyor, siyaset ise her ikisini de kendi çıkarına alet ediyor. Bu döngüde kimse yalan söylemiyor; herkes kendi rasyonel sahasında, kendi sorumluluğundan hareketle davranıyor. Patron samimi, şirket stratejik, muhalif gazeteci eleştirel, yandaş yorumcu dengeleyici. Ama bu çokseslilik içinde asıl hakikat fabrikanın gerçek üretim durumu, işçilerin kaderi, sektörün kronik yaraları ve Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıkları öksüz kalıyor.
Çünkü hakikat, manşetlerin ve yalanlamaların arasında eziliyor. Okuyucunun algı kapasitesiyle çelişen bu abartı, ekstra bir kaos yaratıyor. Türkiye’de basın, siyaset, toplum, iş dünyası ve işletmeler artık birbirinin aynası haline gelmiş durumda.Herkes kendi içinde tutarlı ve haklıyken, kolektif akıl öksüz kalıyor. Belki de asıl yönetim zaafiyeti, bu çarpışmayı yönetememek değil; onu besleyen kutuplaşmayı beslemektir. Ve bu hikâye, yalnızca bir fabrikanın değil, Türkiye’nin tamamının hikâyesidir.Herkes haklı olduğu için kimse gerçekten haklı değil. Hakikat ise hâlâ, anlaşılmayı bekleyen bir yetim olarak ortada duruyor. Onu sahiplenmek, belki de en zor ama en acil olandır.