* Sahte İkilemlerin Gölgesinde Türkiye / Kutuplaşma, Yozlaşma ve Haklı Çıkma Hastalığı *

Türkiye’de siyaset, uzun zamandır bir laboratuvar deneyine dönüştü. Deneyin adı “sahte ikilem”, malzemesi ise millet. Her kritik konu, iki uç arasında sıkıştırılıyor; ortada duran, düşünen, sorgulayan herkes ya “hain” ya “yobaz” ya da “düşman” ilan ediliyor. Bu, rastgele bir kutuplaşma değil; bilinçli, sistematik bir toplum mühendisliği. Ve en vahimi, bu çarkın dişlileri arasında ezilen bizler, kendi irademizle dönmesine gönüllü oluyoruz.

Bakın nasıl işliyor mekanizma. Bir parti lideri “Türkiye’yi batıranlar bunlar” diyor, karşı taraf “Bu gidişat ülkeyi felakete sürüklüyor” diye bağırıyor. Arada kalan milyonlar, duygusal yakınlık duyduğu tarafın sloganını kaptığı gibi bayrak yapıyor. Asıl mesele ekonomi, eğitim, adalet, dış politika, yolsuzluk, gençlerin geleceği kayboluyor. Çünkü tartışmak, araştırmak, veriyle konuşmak yerine “haklı çıkmak” yetiyor. Haklı çıkmak için her yol mubah: yalan, iftira, linç, manipülasyon. Etik diye bir şey kalmıyor; kalan sadece “bizimkiler” ve “ötekiler”.

Psikolojik olarak çok basit ve çok etkili. İnsan beyni belirsizliğe, gri alana tahammül edemiyor. Beyin, “ya o ya bu” diye sunulan ikilemi seçmek zorunda hissediyor. Bir taraf “Laiklik elden gidiyor” diye korku pompalıyor, öbür taraf “Dindarlık eziliyor” diye öfke salıyor. Biri “Vatan hainleri” diye damgalıyor, diğeri “İhanet şebekeleri” diye yanıt veriyor. Millet, partiler üzerinden birbirine düşman hale geliyor; ama tuhaf olan şu: Her iki taraf da aynı merkezî mantığa hizmet ediyor. Aynı kutuplaşma makinesini besliyor. Çünkü kutuplaşma, oy demek; oy, güç demek; güç, kontrol demek. Gerçek sorunlar konuşulursa, o kontrol elden gidebilir.

Reelpolitik açıdan bakınca daha da net görülüyor. Türkiye gibi jeopolitik açıdan kritik bir ülkede, iç barışı bozmak, dış aktörler için bulunmaz nimettir. Ama asıl mühendislik içeriden yapılıyor. Partiler, kendi varlıklarını sürdürmek için kutuplaşmayı oksijen gibi kullanıyor. Muhalefet iktidarı, iktidar muhalefeti “düşman” ilan etmeden var olamıyor. Seçimler yaklaştıkça bu makine hızlanıyor. Medya, sosyal medya, tribünler… Hepsi aynı senaryoyu oynuyor. Millet ise tribünde tezahürat yapan taraftar gibi, “bizim takım” kazansın diye her şeyi sineye çekiyor. Yolsuzluk mu? “Ama öbürleri daha beterdi.” Adaletsizlik mi? “Onlar da yapıyordu.” Eğitim çöküyor mu? “En azından cami açılıyor.” Gerçekler, “haklı çıkma” uğruna feda ediliyor.

İdeolojik olarak ise mesele daha derin. Türkiye’de siyaset, uzun zamandır ideolojileri araç haline getirdi. Laik-İslamcı, Türk-Kürt, sağ-sol, doğu-batı… Her biri birer sahte ikilem haline getirildi. Oysa gerçek ayrım, doğru ile yanlış arasındaydı. Doğru ile yanlışı ayırt etmek yerine “bizim ideolojimiz haklı” diye yola çıkınca, yozlaşma kaçınılmaz oldu. Toplumun ahlaki dokusu eridi. Komşu komşuya, kardeş kardeşe düşman oldu. Gençler, “hangi taraftanım” diye sormadan önce “bu meselede ne doğru” diye sormayı unuttu. Objektif gerçekler, duygusal aidiyetin altında ezildi.

Etik açıdan bakıldığında ise utanç verici bir tablo çıkıyor ortaya. Siyaset, toplumu aydınlatmak, yönlendirmek, refaha kavuşturmak için var. Oysa bizde siyaset, toplumu zehirliyor. Kutuplaşma, yozlaşmanın hem sebebi hem sonucu. Çünkü kutuplaşmış bir toplum, eleştirel düşünemez; eleştirel düşünemeyen toplum, yolsuzluğa, haksızlığa, beceriksizliğe göz yumar. Ve döngü devam eder. Her seçimde aynı tiyatro tekrarlanır. Millet, Pandora’nın kutusundan çıkan zehirli gündemlerin arasında boğulurken, kutunun kapağını açanlar gerek iktidar gerek muhalefet aynı masada güler.

Peki çıkış nerede? Çıkış, “ya o ya bu”nun dışında üçüncü, dördüncü, beşinci seçeneği görebilmekte. Çıkış, partilerin sunduğu ikilemi reddedip kendi aklını, vicdanını, verilerini kullanarak düşünmekte. Çıkış, “haklı çıkmak” yerine “doğru olmak” için çabalamakta. Bu, kolay değil. Çünkü sistem, zombileşmiş kitleler üzerine kurulu. Ama birey olarak uyanmak mümkün. Gördüğünüze bakmayın, baktığınızı görün... Sahte ikilemlerin ötesinde, Türkiye’nin gerçek meseleleri var: eğitimde çöküş, ekonomide adaletsizlik, adalette güven erozyonu, gençlerde umutsuzluk, dış politikada yalnızlaşma… Bunları konuşmak, kutuplaşmayı beslemez; aksine besler gibi görünen çarkı durdurur.

Türkiye, bu zehirli gündemin esiri olmaya mahkûm değil. Ama önce o esareti fark etmek lazım. Fark edenler çoğaldıkça, siyaset de gerçek siyaset olmaya başlayacak. Yoksa sonsuza kadar aynı oyunu oynamaya, aynı sloganları bağırmaya, aynı yaraları sarmadan yeni yaralar açmaya devam edeceğiz. Ve bir gün, “neden bu hale geldik” diye sorduğumuzda, cevap çok basit olacak: Çünkü biz istedik. Çünkü “haklı çıkmak” için her şeyi mubah saydık. Çünkü düşünmeyi bıraktık.

Artık bırakmayalım.