* Zonguldak’ta Harflerin Gizli Savaşı / Usul mü, İrade mi, Yoksa Planlı Bir Koltuk Oyunu mu? *
Zonguldak İl Genel Meclisi’nin bugünkü başkanlık seçiminde, 16’şar üyeyle tam bir aritmetik eşitlik içinde karşı karşıya gelen iki büyük partinin temsilcileri, pusulaların açıldığı o kritik anda Türkiye’nin yerel siyaset laboratuvarında çok tanıdık bir gerilimi yeniden sahneledi. Usul ile irade, tarafsızlık ile kazanma hırsı, mevzuatın sessiz boşlukları ile reel politikanın acımasız pragmatizmi çarpıştı. Necdet Karaveli, hem mevcut divan başkanı hem de AKP’nin adayı sıfatıyla kürsüde dururken, zarflardan çıkan pusulaları tek tek göstererek CHP adayına yazılan iki oyu “harf hatası” gerekçesiyle geçersiz ilan etme teşebbüsünde bulundu; tam da bu sırada CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz’ın sesi salonu doldurdu: “Usulsüz olarak geçersiz saymaya kalktı… herhangi bir oldubittiye müsaade etmeyeceğiz.” Jandarma salona girdi, kürsüden mikrofon fişi çekildi, itirazlar yükseldi ve sonuçta 15’e 14’lük bir skorla Karaveli yeniden başkan seçildi; üç oy geçersiz sayılmıştı: ikisi Hayrettin Kartal adına, biri Necdet Karaveli adına yazım yanlışı içeren pusulalar.
Peki bu gerilim, hukuki bir ihlal miydi, etik bir zaaf mı, yoksa klasik bir reel politika hamlesi mi? Gelin, 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu’nun gölgesinde ve İl Genel Meclisi Çalışma Yönetmeliği’nin ince satırları arasında olayı bir de bu yeni sorgularla açalım.
Evvela teknik ve hukuki zemini netleştirelim. Yönetmeliğin 13/a ve 18. maddeleri çok açık: başkanlık divanı seçimi gizli oyla yapılır; zarflar katip üyeler tarafından açılır, pusulalar sayılır ve başkanlık divanı sonucu ilan eder. Geçersizlik kriteri ise sınırlıdır: başkan vekilleri ve katip üyeler seçiminde “fazladan isim yazılması” hali dışında, meclis başkanı seçimine dair spesifik bir “harf hatası otomatik geçersiz” hükmü yok. Genel gizli oy kuralı, “seçeceği kişinin adını… tanıtıcı hiçbir işaret koymadan” sandığa atılmasını şart koşar; niyet beyanı esas alınır. Yargı içtihatlarında ve benzer meclis uygulamalarında, irade açıkça belli ise mesela “Kartal” yerine “Kaltal” yazılması oy genellikle geçerli kabul edilir; çünkü seçim, matematik değil, irade beyanıdır. Karaveli’nin divan başkanı sıfatıyla tek başına “geçersiz” damgası vurma girişimi, bu açıdan usule aykırı bir tek taraflılıktır. Zira sayım ve itiraz süreci, divanın kolektif sorumluğunda olmalıydı; aday olan kişinin kendi oylarını korurken rakibininkileri tekeline alması, Yönetmeliğin 9. maddesindeki “tarafsızlık” ruhuna da, Anayasa’nın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine de gölge düşürür.
Üstelik burada asıl kör nokta, her iki tarafın da ortaklaşa çiğnediği o meşhur “en yaşlı üye başkanlığında” tarafsız başlangıç kuralıdır. Bu seçim, yerel seçim sonrası ilk divan seçimi değil, iki yıllık periyodik bir yenilemeydi; dolayısıyla o kural devre dışı kalmıştı, evet. Ama ya o kuralı baştan hatırlatmak ve gereğini yapmak? AKP neden “en yaşlı üye”yi kürsüye davet edip tarafsız bir sayım talebini gündeme getirmedi? CHP ise itirazını neden en başta, divan teşkil edilirken değil de pusulalar açılıp sonuçlar aleyhine dönmeye başladığında patlattı? Her iki parti de bu kuralı, işine geldiği anda unuttu; çünkü tarafsızlık, ne AKP’nin koltuk garantisi ne CHP’nin mağduriyet tiyatrosu için elverişliydi. Oy pusulasına adayın ismini yazamayan meclis üyesinin mecliste işi ne kısmına hiç girmiyorum bile; çünkü en fecaat kısım burası zaten. Bir üye ki, iradesini kâğıda dökerken harfleri bile toparlayamıyor… İşte o zaman insan ister istemez soruyor: Bu hatalar zinciri, bilinçli yapılmış bir planın parçası mıydı? Sadece beni mi düşündürüyor bu soru?
CHP tarafı nerede eksikti veya hatalı davrandı diye sorarsak: Yavuzyılmaz’ın salonu terk etmeme, “oldubittiye izin vermeme” tutumu, demokratik bir refleks olsa da, gerilimi fiziki arbedeye dönüştüren unsurlardan biri oldu. Jandarma müdahalesi, valiyle telefon trafiği ve “Zonguldak tarihinde böyle bir olay yok” vurgusu, haklı bir itirazı meşru zeminden koparıp medyatik bir direniş gösterisine dönüştürdü. Oysa Yönetmeliğin 13/a maddesi eşitlik halinde “tekrar oylama” veya kura öngörür; itirazın usulü, önce meclis içinde tutanakla sabitlemek, ardından gerekirse idari yargıya taşımaktı. CHP’nin “tarafsız divan” talebi haklıydı ama bu talebi kürsü işgaliyle değil, önceden divan vekiline başkanlık devriyle veya müşterek bir sayım komisyonu talebiyle dile getirmek, daha akılcı ve etik olurdu.
Etik düzlemde mesele daha keskin. Bir adayın kendi seçimini yönetmesi, siyasetin en temel güven ilkesini zedeler. Reel politik açıdan ise 16-16’lık tablo, her iki tarafı da “bir oy farkı” takıntısına sürüklemiştir. 2024 yerel seçimlerinden bu yana Zonguldak’ta bir CHP üyesinin AKP’ye kaymasıyla başkanlık koltuğunun el değiştirdiği hatırlanırsa, Karaveli’nin “harf hatası” hassasiyeti tesadüf olmaktan çıkar: küçük usul avantajları, büyük siyasi dengeleri belirler. Ama bu avantaj, uzun vadede meşruiyet erozyonu yaratır. Çünkü il genel meclisi, halkın emanetidir; pusulalar açılırken “kafama göre” geçersiz saymak, seçmenin iradesine değil, divan koltuğundaki kişinin iradesine boyun eğdirmek anlamına gelir. CHP’nin itirazı da, salonu tutma eylemiyle “şov”a dönüştüğünde, aynı erozyona katkıda bulunur.
Netice itibariyle mevzuata aykırılık asıl olarak prosedürel tarafsızlık ilkesinin ihlalindedir; bu ihlali yapan, divan başkanlığını elinde tutan ve aynı anda aday olan Necdet Karaveli’dir. Seçim kurallarına riayet, zarfların açılmasından itibaren kolektif ve şeffaf bir sayım gerektirirken, tek taraflı geçersizlik kararı bu riayeti zedelemiştir. Gerilim, hukuki bir boşlukta değil, o boşluğu kendi lehine doldurma refleksinde doğmuştur. Hangi taraf nerede hata yaptı sorusunun cevabı nettir: AKP usulü silah olarak kullandı, CHP usulü savunurken gerilimi körükledi. Akılcı olan, yarın valinin nezaretinde veya yargı yolunda, niyetin açık olduğu pusulaları yeniden değerlendirmek ve bir daha böyle bir çatışmayı önleyecek bir içtüzük revizyonu yapmaktır. Çünkü yerel demokrasi, pusula üzerindeki harflerden değil, o harflerin ardındaki iradeye duyulan güvenden beslenir. Zonguldak’ın bugün yaşadığı, Türkiye’nin her ilinde her an yeniden yazılabilecek bir senaryodur; kazanan tarafın kısa vadeli koltuğu değil, uzun vadeli güveni korumasıdır. Ve o “plan” sorusu… Belki de sadece beni düşündürmüyor. Belki de asıl mesele, tam da bu.