*** Bülent Ecevit Üniversitesi ( ZBEÜ ) Yönetiminin Karanlık Yüzü / Şeffaflık Nerede Kalıyor? ***
Ah, sevgili okurlar, şu bilgi tapınaklarımız, genç zihinlerin ışıldadığı o yüce kaleler... Lakin ya içlerinde saklanan gölgeler? Ya o parlak cephelerin ardında fısıldanan sırlar? İşte size Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi'nin, namıdiğer BEÜ'nün, Rektör İsmail Hakkı Özölçer ve ekibinin dönem karnesini, laf kalabalığıyla değil, yürek yakan bir gerçeklikle masaya yatırıyorum.İhbar hatlarımızdan sel gibi akan rivayetler, usulsüzlük fısıltıları, şeffaflık yoksunluğu... Bu satırlar, kamu vicdanının hakkı için kaleme alınıyor; zira üniversite, salt diploma fabrikası değil, adaletin, etiğin ve hukukun kalesi olmalı! Bir teknenin izinden vakıf hazinelerine uzanan bu serüven, bağışların sisli yollarında kaybolan paralar, fatura illüzyonları... Sorular havada asılı: Kamu zararı kimden tahsil edilecek? Öğrenci bursu diye toplanan servetler nereye buharlaştı? Sayıştay'ın raporları ne fısıldıyor? Etik mi, hukuki mi, yoksa bir yanılsama mı hepsi? Gelin, bu labirentte bir meşale yakalım; çünkü şeffaflık, sadece bir kelime değil, bir erdem, bir zorunluluk! Üstelik, Akademi Kafe'nin kapılarında öğrencileri işçiye çevirip kazancı "burs" diye sunmak neyin nesi? Bu samimiyetsizliğin derin kuyusunu eşeleyelim, rektör beyin pişkinliğini, ekibinin suskunluğunu da gün ışığına çıkaralım! Ve ah, o öğretim görevlilerinin kadro rüyaları... En tabii hakları, neden vakfa bağış şartıyla zincire vuruluyor? Bu, haraç kesmek değil de nedir?
Her masal gibi, bu da bir hayal ile başlar. Rivayetlere göre, vakıf serüveni tam da bir araştırma teknesinin alım hayaliyle filizlenir. Şenol Hakan Kutoğlu, geomatik bölümünün o zamanki kaptanı, valilik izniyle dernek kurup bağış seferberliği başlatır. Güya tekne alınıp üniversiteye hediye edilecek. Ama kaderin cilvesi, taşınır mal bağışı için "T izni" duvarına toslar; zira tekne, taşınır! Sonra bir büyü: Tekne demirbaşa yazılır. Neden mi? Yıllık masraflar, liman harçları... Kamu hazinesinden aksın diye! Lakin öykü burada bitmez; bir gece teknenin motoru buharlaşır kimisi çalındı der, kimisi satıldı. Kalanı elden çıkarılır, ama devlet malı satılır mı? Demirbaştan silmek gerek. O dönem dekan olan İsmail Hakkı Özölçer, nasıl olduysa, siliverir. Elde nakit, belki motor bedeliyle. Ardından eski genel sekreter Mustafa Yıldız ve Hakan Kutoğlu vakfın dümenine geçer, parayı oraya yönlendirirler güya burslara! Ama ne kadar dağıldı, kimler nasiplendi, sis perdesi ardında. Bu mu şeffaflık? Bu mu öğrenci sevdalısı üniversite?
Vakfa yelken açalım şimdi, fırtınanın gözü burada. Özölçer rektör tahtına oturunca, 15 Temmuz Akademi Kafe vakfa sözleşmeyle emanet edilir. ihalesiz! Oysa mevzuat der ki, üniversite geliştirme vakıfları kampüste ihaleli ya da ihalesiz iş çeviremez. İki-üç yıl idare ederler, altyapı kamu sırtında, kazanç güya burslara akar. Lakin kime ne düştü, sır küpü. Gazeteciler beslenir, rektörün hususi masrafları buradan karşılanır. Yetmez, rektör araya girip TPAO'dan, sanayicilerden vs bağış toplatır miktar sır, sadece kendileri bilir. Bu servetler nereye gitti? Yine meçhul. Para akışları vakıf başkanı ve yardımcısının avuçlarında, çoğu 'sahte faturalarla' gider gösterilip buharlaşır. Öğrenci, sadece bir kılıf! Rektör evvela zarar diye inanır, ama vakıf sözleşmesini feshedip iktisadi işletme kurunca görür ki, kafe altın yumurtluyor. Öfkeyle sorar "Paralar nerede?" diye, lakin sonra sus pus. Neden susar? Kamu iki-üç yılda ne kadar zarara uğradı? Vakfa ne kadar bağış yağdı? Devasa meblağlar, hem de dudak uçuklatan! Üstelik, Akademi Kafe burs için işletiliyorsa, ya içindeki öğrenci emekçiler? Onları işçiye çevirip, kazancı "burs" diye başkalarına sunmak, bu mu samimiyet ? Bir genç eğer kafede alın teri dökmek zorundaysa, zaten muhtaçtır! Burs önceliği onlara düşmeli, ama yok, onları sömürüp "hayır" diye pazarlarlar. Bu pişkinlik, bu istismar! Yönetim "Kazancı burs veriyoruz" der, ama o kazanç gençlerin sırtından doğar! Tarlada bile öğrencileri çalıştırıp mahsulü kafede satarlar, güya burs için lakin bu, bir genci diğerine burs için kullanmak değil mi? Kısmi zamanlı çalışma bursu varmış, ama bu çelişkiyi örter mi? Samimiyet sorgulanmaz mı? Bu mu etik idare?
Kantinler faslına gelince... Pandemi ve sonrası diye ihalesiz eski kiracıya bırakılır, güya zarar telafi edilecek. Hangi kanuna, hangi yönetmeliğe göre? Vakfa para aktarıldığı söylenir, kiracı ne kadar bağış yaptı? Açıklansın! Akademik kadro zorla vakfa üye yapılır, kadro peşindekilerden aidat toplu halde alınır. Bunlar gizli kalır. Ama ihbarlar daha derin: Öğretim görevlilerinin en doğal hakkı kadrolar, neden vakfa bağış şartıyla verilir? Bu, haraç değil de ne? "Bağış yapmadı, her şeye evet demedi" diye akademisyenleri dışlamak, haklarını gasp etmek, mobbing değil mi? Bu nasıl idare? Liyakatsiz yükselmeler, yandaşlara özel kadrolar, hak sahiplerini kenara itmek üniversite etiği bu mu? İddialara göre, vakfa boyun eğmeyenler dışlanır, malzemesiz hastaya dokunmayan hekimler cezalandırılır. Bu mu adalet? Bu mu ilim ocağı? Vakıf ve teknokent, para akışının aracı haline gelir. İki-üç yıl vakfa verilen mekanlardan kim ne götürdü? "Mal aldık" diye faturalanmış, üniversite eli kolu bağlı. Şimdi Sayıştay'ın sesine kulak verelim: 2021 raporunda Sağlık Uygulama Hastanesi'nde yöneticilere aykırı ek ödemeler saptanmış, "hakkaniyete ve mevzuata aykırı" der. 2022'de taşınmazlar ihalesiz, bedelsiz tahsis edilmiş. Başka raporda taşınmazın protokolle Karaelmas Vakfı'na verilmesi kanuna aykırı. İç denetim eksiklikleri her raporda haykırır, mali yönetimde gedikler var diye. Bu iddialar dolaşırken, kamu zararını kim telafi edecek? Burs diye toplananların ne kadarı dağıldı, açıklayın! Kantinlerden vakfa ne aktı? İhale niye yapılmadı?
Etik mi, hukuki mi? Vakıf başkan yardımcısının aynı zamanda rektör yardımcılığı, mevzuata uysa da etik mi? Kritik vazifeler aynı ellere mi emanet? Usulsüzlük varsa, yasaları hiçe saymak kasıt değil mi? Ve rektör bey, bunca iddia ortaya saçılırken, kamuoyunu aydınlatmak yerine, görev uzatma için kapı aşındırır, pişkinlikle adaylığını haykırır! "Rektörlük öğrenilir, hizmet bitmez" nutku atar, ama ya iddialar? Ya mobbing fırtınaları, profesörleri istifaya sürüklemeler? Bu mu hizmet? Ya ekibi? Onlar masum mu sanıyorsunuz? İddiaların kalbinde yalnız Özölçer değil, uygulamalarını onaylayan, göz yuman, sırt veren ekibi de var! Hepsi oradaydı, hepsi bu şaibelerin parçası. Dekanlar, yardımcılar, vakıf efendileri hepsi suskunluğun suç ortağı. Özölçer dönemi raporu: Görevden almalar, deprem yardımlarının vakfa aktarımı iddiaları, mezuniyette öğrenciye parmak sallayıp "Affetmiyorum" tehdidi, yuhalanmalar... Bu mu rektörlük? Bu iddialar neden havada asılı kaldı? İsmail Hakkı Özölçer ve ekibi göreve geldiğinden bu yana tüm icraatları şeffafça açıklanmalı. Kampüste, kafede, vakıfta neler dönüyor? Sayıştay raporları denetim boşlukları çığlık atar, ama iddialar daha vahim. Bu cüret nereden? Yasalar neden yok sayılıyor? Kamu vicdanı haykırıyor şeffaflık nerede? Öğrenci dostu mu, yoksa kapalı kapılar ardında bir entrika mı? Zamanı geldi, hesap vakti!
Şimdi sayıştay raporlarından öte, üniversite içindeki öğrenci yaralarına değinelim;
Mali fırtınaların buz gibi gölgesinde, kampüste yankılanan sessiz çığlıklar var. Genç ruhların acıları, idari ihmallerin karanlık örtüsünde boğulur. Rektör Prof. Dr. İsmail Hakkı Özölçer'e doğrudan soralım: Ocak ayında üniversitenizde intihar vakası yaşandı mı? Bu genci uçuruma sürükleyen ne? Maddi çıkmazlar, ruhsal eziyetler mi, yoksa yönetimin sağırlaştığı feryatlar mı? Siz bu zehirli kökleri kurutmak için hangi somut adımları attınız? Trajediler zinciri uzarken, neden engel duvarları örülmedi? Yoksa şikayetleri sümen altı ettiğiniz için mi bu genç son umuduna sarıldı? Yurtlardaki güvenlik boşlukları, destek sistemlerindeki çatlaklar mı görmezden gelindi? Öğrencinize ve ailesine bir "geçmiş olsun" ziyareti yaptınız mı, yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranıp, rektörlük sürenizi uzatma maratonlarına mı öncelik verdiniz? Reklam nutuklarında öğrenciler üzerinden methiye düzmeyi bilirsiniz, ama bir "geçmiş olsun" diyemeyecek kadar hırsınız aklınızın önüne geçmiş. Vicdan kayıp!Oysa daha önce ölümle sonuçlanan iki intihar vakasında taziye pozu vermek için en baş köşede yerinizi almıştınız. Bu öğrenciniz ölmedi, hayatta diye mi uğramadınız yanına? Yoksa basına yansırsa hepimiz yanarız korkusu mu? Suskunluğunuz mali karnenizdeki sıfırları taçlandırıyor. Bütün bu kasırgada koltuk hırsıyla hareket etmenizde pişkinliğin nirvanası olsa gerek.
Üstelik, üniversite şikayet kutuları yerleştirmiş, ne güzel jest! Fakat ne hikmetse, gençler dertlerini dökünce disiplin tehdidiyle karşılaşıyor. Şimdi soralım: Madem şikayetler umurunuzda değil, o kutuyu oraya koyma maksadınız ne? Yalancı şeffaflık oyunu mu, yoksa feryatları bastırma tuzağı mı? "Rektörlüğe tek şikayet gitmeyecek" ne demek? Bu nasıl yönetim, bu nasıl idare? Diktatörlük mü, korku saltanatı mı? Varlık sebebiniz olan,hani şu burs verme kılıfına alet ettiğiniz gençlerin çığlıklarına kulak tıkayacak, kör bakacaksanız, neden o tahtlarda oturursunuz? Bu fecaat performansınızla bırakın görev sürenizin uzatılması,bir saniye bile durmamalısınız o makamda. Ne siz ne ekibiniz.Affınızı istemek için akşam haberlerine çıkmayı mı bekliyorsunuz, yoksa skandallar manşet olana dek pişkince devam mı?