NEREDEN TUTSAK ELİMİZDE KALIYOR!
Kamu kurumları ve iştirakleri, vatandaşın vergileriyle ayakta duran, her adımında kamu yararını gözetmesi gereken yapılardır. Bu kurumlarda liyakatin yerini kişisel ilişkiler, ahbap çavuş ilişkileri aldığında, ortaya çıkan tablo sadece bir iş etiği ihlali değil, aynı zamanda toplumsal güvene indirilmiş ağır bir darbedir.
Son günlerde Filyos’da bulunan enerji sektörümüzün kritik kurumlarından TP-OTC koridorlarından dışarı taşan ve artık aleni bir şekilde konuşulan bazı iddialar, tam da bu türden bir kurumsal çürümenin anatomisini gözler önüne seriyor. İddiaların merkezinde ise birbirine sınıf arkadaşlığı ve "abi" ilişkileriyle bağlı olduğu öne sürülen dar bir kadronun, kamu kaynaklarını ve makamlarını kendi şahsi krallıkları gibi yönetmesi var.
Gündeme gelen isimlerden ilki olan Afşin Balçar Çakmakçı'nın kariyer grafiği, liyakat esaslı bir sistemde açıklanması güç bir ivmeye sahip. Uzman yardımcısı olarak başlayan serüvenin, ne süre ne de eğitim-uzmanlık şartları bakımından hayatın olağan akışına uymayan bir hızla DPO ve ardından DPA makamlarına taşındığı belirtiliyor. Yaklaşık 400 personelin amiri konumuna gelen bu ismin, idarecilik vasıflarından uzak bir şekilde çalışanlara sistematik mobbing uyguladığı, kurumsal adabı aşan tutumlar sergilediği yüksek sesle dile getiriliyor.
İddialar, Çakmakçı’nın bu tutumları sonrasında "abisi" olarak nitelendirilen Gökten Çınar tarafından İdari İşler Müdürlüğü'ne kaydırılmasıyla daha da vahim bir hal alıyor. Kurum içi disiplinin ve işleyişin kalbi olması gereken bu birimde; taşeron firmaların hakedişlerinin keyfi olarak bekletildiği veya onaylandığı, şirket evraklarının şahsi konutlara getirtilerek imzalattırıldığı, mesai mefhumunun tamamen kişisel keyfiyete bırakıldığı öne sürülüyor. Hatta Çakmakçı'nın, Genel Müdür Cem Erdem’in bile kendi kararlarına boyun eğmek zorunda olduğunu çevreye rahatlıkla ifade edecek bir "özgüven" veya "koruma kalkanı" içinde hareket ettiği konuşuluyor.
Tablonun diğer tarafında ise, iddialara göre bir GSM firmasında telefon hattı satarken, söz konusu ilişki sayesinde TP-OTC'de Platform Kıdemli Operasyon Uzmanı gibi kritik bir göreve getirilen sınıf arkadaşı Kadir Özcoşkun var. Platform biriminin başında yine Gökten Çınar'ın bulunması, bu atamanın bir tesadüften ziyade planlı bir kadrolaşma olduğu şüphesini güçlendiriyor.
Özcoşkun ile ilgili iddialar, liyakatsizliği aşarak kamu kaynaklarının açıkça suistimal edilmesine uzanıyor. Kendisine tahsis edilmemiş şirket araçlarının şahsi işlerde fütursuzca kullanılması, yurtdışı ve haftasonu şahsi gezilerinin "iş toplantısı" kılıfıyla kuruma fatura edilmesi ve daha da çarpıcısı, şahsi tatil ile araç kiralama masraflarının iş yapılan taşeron firmalara ödettirilmesi... Bütün bunlar, sırtını sağlam bir yere dayamış bir çalışanın kurumsal denetimden nasıl muaf tutulduğunu gösteriyor.
"Genel Müdürü bile biz yönetiyoruz" söylemi, bu kibrin ve denetimsizliğin ulaştığı son noktayı özetliyor.
Mesele sadece işe geç kalmak veya haksız terfi almak değil; iddialar arasında şirket araçlarıyla gece kulüplerinde olay çıkarıldığı, yasaklı maddelerin işin içine karıştığı ve kamu ciddiyetiyle asla bağdaşmayacak "alemlerin" yapıldığı gibi son derece ağır ithamlar bulunuyor.
Ortada isimler var, somut suçlamalar var, mobbinge uğrayan personeller var ve en önemlisi israf edildiği öne sürülen milletin parası var. Bu kadar ağır iddiaların muhatapları tarafından pervasızca, adeta bir güç gösterisi olarak dillendirilmesi, asıl sorunun birkaç kişinin şahsi kibrinden değil, onlara bu alanı açan sistemdeki denetimsizlikten kaynaklandığını gösteriyor.
Şimdi gözler başta TPAO yönetimi olmak üzere, ilgili bakanlık ve devlet denetim mekanizmalarında. Bu iddialar doğru mu? Bu şahısların arkasındaki "koruma kalkanı" kimlerden oluşuyor? Kamu kaynakları taşeronlar üzerinden şahsi çıkarlara alet ediliyor mu?
Devlet, kendisine emanet edilen kurumları şahsi çiftliklerine çevirmeye çalışanlara karşı hesap sormakla mükelleftir. Çünkü bu rezilliklere sessiz kalmak, aynı zamanda onlara ortak olmak anlamına gelir. Kamuda liyakat, sadece bir tercih değil; devletin itibarı ve milletin hakkı için bir zorunluluktur. Bize düşen, bu soruların cevaplarını kamuoyu adına takip etmektir.