Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Rektörü Prof. Dr. İsmail Hakkı Özölçer’in liderliği, bir süredir tartışmaların gölgesinde. Çaycuma Meslek Yüksekokulu Müdürü Doç. Dr. Hikmet Yazıcı’nın gerekçesiz, soruşturmasız ve akademik teamüllere aykırı bir şekilde görevden alınması, bu tartışmaları alevlendiren bir dönüm noktası oldu. Yazıcı’nın, kamu kaynaklarının usulsüz kullanımına karşı durarak devletin menfaatini koruduğu, yersiz ödemeleri rapor ettiği iddialarına rağmen, mesai bitiminde bir sekreterin telefonla bildirdiği bir kararla görevinden alındı. Bu olay, yalnızca bir görevden alma değil; akademik dürüstlük, yönetimsel şeffaflık ve güç kullanımının sınırları üzerine derin bir sorgulamayı tetikledi. BEÜ, Özölçer’in kişisel egemenlik alanı gibi mi yönetiliyor, yoksa kamu yararına hizmet eden bir üniversite mi? Sorular birikiyor, ancak Özölçer’in sessizliği, cevapları gölgede bırakıyor.
Yazıcı’nın görevden alınması, BEÜ’de etik duruş sergileyen bir akademisyenin hedef haline geldiği izlenimini güçlendiriyor. Kamu zararına yol açan usulsüzlükleri rektörlüğe bildirdiği ve bu konuda ısrarcı olduğu için cezalandırıldığı öne sürülüyor. Akademik dünyada, kamu kaynaklarının doğru kullanımı ve şeffaflık, bir üniversitenin itibarının temel taşlarıdır. Ancak Yazıcı’ya, prosedürlere aykırı bir şekilde, akşam saatlerinde sekreter aracılığıyla görevden alındığının bildirilmesi, bu ilkelerin hiçe sayıldığını gösteriyor. Bu durum, rahatsız edici bir soruyu gündeme getiriyor: BEÜ’de dürüstlük ve kamu yararı savunuculuğu, ödülle değil de cezayla mı karşılanıyor? Yazıcı’nın yaşadıkları, üniversite yönetiminin etik duruşa değil, sadakate ya da sessizliğe prim verdiğini düşündürüyor. Eğer bu iddialar doğruysa, Özölçer’in liderliği, şeffaflık ve adaletten uzak bir anlayışa dayanıyor demektir.
Bu olay, Özölçer’in yönetim tarzının yalnızca bir yansıması. Temmuz 2025’teki Tıp Fakültesi mezuniyet töreninde yaşananlar, bu tabloyu daha da netleştiriyor. Birincilikle mezun olan bir öğrencinin, eğitim sürecindeki zorlukları dile getirmesi üzerine Özölçer’in sahneden öfkeyle ayrıldığı ve öğrenciyi azarladığı iddia edildi. Bu tepki, bir akademik liderde beklenen açık diyaloğu teşvik etme ve hoşgörü ruhunu gölgede bırakıyor. Eleştiriye tahammülsüzlük, Özölçer’in yönetiminde tekrarlayan bir motif. Bu tür olaylar, üniversite topluluğunda psikolojik baskı ve otoriter bir yönetim tarzı algısını güçlendiriyor. BEÜ, sanki Özölçer’in şahsi kurumuymuş gibi yönetiliyor; bu da “İHÖ Üniversitesi” yakıştırmasını alaycı bir şekilde haklı çıkarıyor. Üniversite, kamu yararına hizmet eden bir kurum olmaktan çok, bir kişinin kişisel egemenlik alanı gibi algılanıyor.
Özölçer’in savunucuları, onun kararlı tutumunun, karmaşık bir üniversiteyi yönetmenin ve Türkiye’nin siyasi atmosferinde denge kurmanın bir sonucu olduğunu söyleyebilir. Türk üniversiteleri, hükümet ve yerel paydaşların yoğun baskısı altında işliyor. Özölçer’in, 2025’te bir yükseköğretim kongresinde “Türkiye Yüzyılı” vizyonuna vurgu yaparak “yerli ve milli” bir akademik çerçeve inşa etme hedefinden bahsetmesi, bu baskılara uyum sağlama çabası olarak okunabilir. Yazıcı’nın görevden alınması, belki de potansiyel bir muhalefeti bastırma veya üniversiteyi ulusal hedeflere uyumlu hale getirme girişimi olarak görülebilir. Ancak bu savunma, maliyet hesabı yapıldığında çöküyor. Değerli akademisyenleri dışlamak, özgür düşünceyi bastırmak ve kurum içinde güveni zedelemek, kısa vadeli “etkinlik” adına uzun vadeli zararlar doğuruyor. Adaletin feda edildiği bir verimlilik, kağıt üzerinde kazançtır; gerçekte ise bir üniversitenin ruhunu kemirir. Yazıcı gibi akademisyenlerin dışlanması, sadece bireysel bir kayıp değil; BEÜ’nün akademik misyonuna vurulan bir darbedir.
Özölçer’in, Yazıcı olayı ve diğer iddialar karşısında sessiz kalması, belki de en dikkat çekici nokta. Kamuoyunda ve medyada yer alan haberlere rağmen, ne görevden almalar ne de mali usulsüzlük iddialarıyla ilgili resmi bir açıklama yaptı. Bu sessizlik, stratejik bir hamle olabilir: Eleştirilere yanıt vererek onları meşrulaştırmaktan kaçınmak, Türkiye’nin çalkantılı akademik ve siyasi ortamında bir hayatta kalma taktiği. 2001’den beri BEÜ’de olan ve 2022’de cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle rektörlüğe atanan Özölçer, pozisyonunun sağlamlığına güveniyor olabilir. Ancak bu sessizlik, kayıtsızlık veya kibir olarak algılanma riski taşıyor. Bir liderin eleştirilere kulak tıkaması, ya hesap vermekten korktuğunu ya da kendini dokunulmaz gördüğünü düşündürüyor. Bu, fakülte, öğrenciler ve kamuoyu nezdinde güvenilirliğini zedeliyor. Sessizlik, Özölçer’in liderliğini savunmasız bırakıyor; çünkü cevap verilmeyen her iddia, spekülasyonların büyümesine zemin hazırlıyor.
Özölçer’in liderliği, BEÜ’nün bir öğrenim ve inovasyon merkezi olma misyonunu tehdit ediyor. Üniversitenin web sitesinde belirtilen “eğitim ve araştırmayla insanlığa hizmet” hedefi, güven ve şeffaflık olmadan gerçekleşemez. Yazıcı gibi akademisyenlerin dışlanması, eleştiriye tahammülsüzlük ve usulsüzlük iddialarının görmezden gelinmesi, üniversite topluluğunu bölüyor. Özölçer’in yaklaşımı, reel politik açıdan siyasi destek sağlasa da, akademik özgürlüğü ve kurumsal itibarı feda ediyor. BEÜ, bir kişinin kişisel egemenlik alanı değil, kamu yararına hizmet eden bir kurum olmalı. Üniversiteler, açık ve eleştirel söylemin merkezi olmalı; ancak Özölçer’in yönetimi, bu ruhu baltalıyor.
Sayın İsmail Hakkı Özölçer, size hatırlatmak isteriz: BEÜ’nün sahibi değil, çalışanısınız. Herkes gibi bir gün siz de koltuğunuzu bırakacaksınız. Nasıl anılacağınız, bugünkü eylemlerinizle şekilleniyor. Şu anki tablo, etik ve adaletten uzak, tahammül sınırlarını zorlayan bir miras bırakıyor. Eleştiriye öfkeyle değil, diyalogla yanıt vermek; dürüstlüğü cezalandırmak yerine ödüllendirmek; şeffaflığı ve hukuku kişisel inisiyatifin önüne koymak, bir rektörün asli görevidir. Ne olacağınız size bağlı, ancak mevcut gidişat, BEÜ’nün bir “İHÖ Üniversitesi” olarak anılmasını pekiştiriyor. Bu, ne üniversite toplumu ne de Zonguldak halkı için kabul edilebilir bir sonuç. Üniversite, birleştirici bir kurum olmalı; bunun için adalet, şeffaflık ve hesap verebilirlik şart.
YÖK, Sayıştay ve ilgili denetim kurumlarına açık bir çağrı yapıyoruz: Yazıcı’nın görevden alınması, mali usulsüzlük iddiaları ve Özölçer’in yönetim tarzıyla ilgili tüm bu ciddi iddialar, hassasiyetle ve şeffaf bir şekilde soruşturulmalı. Gereken adımlar atılmazsa, BEÜ’nün gölgesi, gücün ilkeye üstün geldiği bir uyarı hikayesi olarak uzamaya devam edecek. Özölçer’in liderliği, bu ilkeleri yeniden tesis etme fırsatına sahip; ancak bu, sessizliği bozarak ve yanlışları düzelterek mümkün. Aksi takdirde, BEÜ’nün itibarı, “İHÖ’nün üniversitesi” olarak anılmanın ağırlığı altında ezilecek. Sayın Özölçer, karar sizin: Akademik bir lider mi olacaksınız, yoksa gölgenizle mi anılacaksınız?





