"Soylu bir yarış atıyken sütçü beygirine dönüştürülen güzellik..."

İrfan Yalçın Oda TV'den Ahmet Yıldız'a konuştu..."Soylu bir yarış atıyken sütçü beygirine dönüştürülen güzellik..."

Genel 28.05.2017, 14:57 28.05.2017, 14:57
"Soylu bir yarış atıyken sütçü beygirine dönüştürülen güzellik..."

Yazar gözüyle ülkede yaşananları değerlendiren Zonguldak doğumlu önemli yazarlardan olan İrfan Yalçın'ın, Oda TV ile yaptığı söyleşi şu şekilde;

İşte Ahmet Yıldız'ın İrfan Yalçın'la yaptığı o söyleşi:

Değerli yazar İrfan Yalçın, yazarların, şairlerin ülke gündemine ilişkin düşüncelerine önem verilmediği bir tarihsel dönem yaşıyoruz. Ben bu anlayışı kırmak amacıyla özellikle "güncel"e ilişkin konuşma yapmak istiyorum izninizle. Edebiyatımızın bugünkü genel durumunu nasıl görüyorsunuz?

Türk toplumu okumayı yazmayı yeni öğrenen bir toplum. 1923-1938 yılları arasında, on beş yıllık bir altın dönemi, bir akıl sürecini yaşadık. Sanayileşme çabalarıyla birlikte, bir kültür yaygınlaşmasının başlangıcıydı bu.

Bu günlerdeyse, bir geriye dönüşümü, (restorasyon) bir geriye sıçrayışı yaşıyoruz. 1945'de, "kapitalist olmayan" bir sistemden liberal sisteme geçişimizle başladı bu; emperyalizmin eline düştük, yarı sömürgeleştik.

Ama şurası gerçek ki, dıştaki düşman güçlerle birleşen içteki hain güçler pek de kolay başaramadı bunu. Özellikle 196o'ların ikinci yarısıyla 1970'li yılların tümünde, Türkiye' de, oldukça güçlü bir sınıf savaşımı, toplumun yeni bir tarih oluştururcasına kıvranışı vardır. Bu dönemde üretilen yazınsal ürünlerin en bireysel, en özgün olanı bile, Lenin'in "Yazın, toplumsal bilincin belirli bir biçimidir" sözünü doğrularcasına toplumsal-tarihsel çizgiyi gözden uzak tutmamaya çalışmıştır.

Ama değişti her şey 12 Eylül'den sonra!

En özerk üst-yapılardan biri olan sanat, genellikle gerici bir niteliğe bürünüp yozlaştı.

Özellikle yazın sanatı.

Öyle ki, tarihsel öğe yitirildi, tarihten ve toplumdan yalıtılmış yapıtlar üretilmeye başlandı; yazının nitelikleştirici işlevi, eğlendirmeciliğe dönüştürüldü.

Soyutlanmış küçük dünyasında yaşayan bir yazar, bir ozan tipi ortaya çıktı.

Sanatla ticaret birbirine karıştırıldı, çoğaltmacılık başladı.

Daha doğrusu, adamakıllı ticaretleştirildi sanat. Bazılarınca yazarın ya da ozanın yapıtlarına yansıttığı sınıfsal konum küçümsendi; toplumun içyapısını ve dinamiğini veren yapıtlar gericilikle suçlandı.

Biçimin, özün üst-yapısı oluşu gerçeği küçümsenip öz biçimin bir türevi olarak gösterildi. Böylece yazınla yaşam arasındaki "mesafe" alabildiğine büyüdü.

Özellikle roman alanı "pamuklandı"!

Tarihsel kişileri, sözde ünlüleri anlatan romanlar, seks romanları, ilkel polisiye romanları, cıvık aşk romanları kötü bir dille yazılıp büyük(!) medya reklamlarıyla okuyucu avına çıkıldı.

Dahası, ihanet örgütlerini, ihanet medyasını ve Türkiye'nin ulus devletine düşman Batı emperyalizmini de arkasına alan kimi yazarlar, uluslararası büyük sanat ödüllerini amaçlayarak yapmadıklarını bırakmadılar.

Öyle ki, birilerine(!) şirin görünmek için dil yanlışlarıyla dolu romanlarında durmadan Atatürk'e sataştılar; basın toplantıları düzenleyip Türk tarihine ve Türk halkına sövdüler!

Düşünce özgürlüğü adına şeriatı övdüler!

Değil Türk yazın tarihinde, dünya yazın tarihinde bile görülmemiş bir reklam furyasıyla yüz binlerce kitap sattılar ama okunmadılar.

İşte, kusturucular egemenliğindeki bir alt-yapının üst- yapısı!

Bir Türk aydını var mı? Bugünkü durum hakkında düşünceleriniz nelerdir?

Önce, "aydın," "aydın kişi" üstüne birkaç şey söylemek isterim. "Aydın" ı aydınlatıcı olarak tanımlayabiliriz kısaca; bilimsel bilgiyle donanımlı, görgülü, sorgulayan, sorumluluk duyan, ülke ve dünya sorunlarını yakından izleyen, özgür ve her konuda akılcı davranan, düşünceleri uğruna özveriyi göze alabilen, yürekli, çağdaş kişi.

Dünyanın en uygar, en çağdaş ülkelerinde bile sayıları pek az olan aydınlar, genellikle küçük ve orta burjuva kökenlidirler, toplumsal katman oluşturmazlar, öncü güç olamazlar.

İnsanlık tarihinin iki büyük uğrağı (moment) olan 1789 Fransız Devrimi ve Rusya'daki Ekim devrimi, ölümü her an göze alabilen, adları sonsuzlaşmış çok bilgili, çok bilinçli aydınlarla doludur.

Yazınsal alanda, yalan yere casuslukla suçlanan Dreyfus'u savunan Emile Zola'nın, zamanın Fransa cumhurbaşkanına yazdığı "Suçluyorum" adlı yazısı unutulamaz.

1966'da Amerika'nın Vietnam'a saldırısından sonra, İngiliz filozof Bertrand Russel öncülüğünde, insanlığa karşı işlenmiş savaş suçlarını yargılamak amacıyla kurulan Russel Mahkemesi, dünya aydınlarının bir yüz akıdır.

Ama ne ki, az önceleri ve şimdi, Ortadoğu ülkelerini cehenneme çevirirken Amerika, ne olmuştur da hiçbir batılı aydın kılını kıpırdatmamıştır, kılını kıpırdatmamaktadır? O günlerin Russel Mahkemesinde kimler yoktu ki: J. Paul Sartre, (Yazar, filozof) Simone de Beauvoir, (Yazar), Mehmet Ali Aybar (Hukukçu), İsaak Deutscher (Tarihçi), J. Baldwin (Romancı) vb.

"Aydın nedir?" sorusuyla ilgilenen olmamıştır pek. Lenin, "Ne Yapmalı" adlı yapıtında, aydınları "bilim taşıyıcıları," olarak nitelemiştir, o kadar.

Aydın sorunuyla en çok ilgilenen İtalyan Marksist Gramsci olmuş, aydınları "organik aydın"(var olan sistemi öven, egemen sınıfın ideolojisini savunan yani devletin ideoloğu) ve "geleneksel aydın"(tarımın önemini yitirmediği yerlerde görülen, köy kökenli olan, bir önceki üretim biçimine bağlı, yükselmekte olan sınıfa uzak) olarak ikiye ayırmıştır. Ona göre, "kafasıyla çalışan" aydınlar proletaryanın organik aydınlarıdır.

Evet, aydın var; Türkiye'de aydın tanımına uygun kişiler hep var olmuştur. Öyle ki, Osmanlı İmparatorluğu' nun son zamanlarında bile.

Jöntürkler, Mithat Paşalar, Namık Kemal'ler v.b. Cumhuriyet sonrasındaysa, özellikle Milli Şef döneminde, hapislerde çürütülen sosyalist yazarlar, şairler ve düşünce kişileri. Bir aydın olarak yönetim üstünde etkin olmak için yukarda saydığım niteliklere sahip olmak yetmiyor tabi, ülke sınırlarını aşmış bir ün de gerekiyor belli ki.

12 Eylül 1980'de, "Yazarlar Dilekçesi"nin yazılışına ve onun cuntaya verilişine, ünü dışarıda da bilinen bir Aziz Nesin'den başkası öncülük edemezdi bence, tutuklanırdı.

Aydın olmak biraz da Donkişot olmak anlamına gelmiyor tabi, öyle demek istemiyorum!

İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunusunuz ama yaşıtlarınızın tersine yanılmıyorsam çeviri yapmadınız…

Çeviri yaptım; dört tanesi Milliyet yayınları ve Doğan Kitap'tan çıkmış olan altı çevirim var.

"HER YAŞAM ANLATISI ROMAN DEĞİLDİR"

Romancısınız. Özellikle 70'li yılların sonlarında en etkili yazarlardan biriydiniz. Bu gün, Türk romanının/ Türk romancısının temel sorunu nedir?

Yazılanın, roman olması önemli her şeyden önce tabi. Yapısalcı değilim, ama yapısalcılığı belli bir ölçüde savunuyorum. Bir yöntem olan yapısalcılık, nesnenin tek başına ve kendisi için incelenmesi, olguların, bütünün öğeleri olarak ve bütünün içindeki ilişkiler yönünden ele alınması, nesnenin öğelerinden bir dizge oluşturup böyle bir dizge içinde işlevin göz önünde bulundurulması ve bütün bunların art-süremlilik içinde değil, eş-süremlilik içinde yapılması demek aşağı yukarı.

Bunun anlamı kabaca şu; her yaşam anlatısı roman değildir. Tabi bir de gündelik doğal dilden ayrı, nitelikli yazınsal dilin oluşturulması işi var.

İşte tam burada, "Roman nedir?" sorusunu yanıtlamalıyım.

 Lukacs'tan esinlenip. Lukacs'a göre roman, "İnsanın dünyasıyla uyumu bozulduğu, uyumlu bütünlüğü sarsıldığında ortaya çıkar." Kısacası roman, yaşamı örselenmiş, bozulmuş bireyin öyküsüdür. Ama tabi şu var, yazar bunu yaparken, kendi küçük dertlerine, sızlanmalarına saplanıp kalırsa öznellikleri içinde boğulur gider, kendinden başka hiçbir şeyi anlatamaz olur, saçmalar.

Oysa, romancı bireyi anlatırken, toplumsal-tarihsel bir çerçeve içinde, yaşadığı çağı, toplumu didik didik edip "göstermelidir." Büyük romancılar, çağa, topluma, kişiye ilişkin genel özellikleri, durumları kavramlaştıran yazarlardır. Örnek;Flaubert(Madam Bovary), Tolstoy (Anna Karenina), Stendhal (Kızıl ile kara)…

Eleştirmen ve eleştiriyle bir romancı olarak aranız nasıl? Edebiyat eleştirimizin durumunu nasıl görüyorsunuz?

1975'de Pansiyon Huzur adlı ilk romanım, Milliyet Roman Yarışmasında, üç yüz on iki roman arasında ikinciliği kazanıp aynı yıl yayımlandığında saldırıya uğradı adeta.

Özellikle Fethi Naci ve Rauf Mutluay, demediklerini komadılar, bir dövmedikleri kaldı beni! Çok şaşırmıştım nedense, "falakaya çeker gibi eleştiri mi olur?" diye düşünmüştüm.

Asım Bezirci ve Mustafa Öneş arkadaşımdılar; ikisinin de eleştiri alanı şiirdi, romanla ilgilendikleri yoktu pek. Ama eleştirmen olmayan, bir yazınbilim uzmanı olan ve genç denebilecek yaşta ölen sevgili dostum Akşit Göktürk'le unutamayacağım söyleşiler yapardık roman ve romanlar üstüne. Akşit'in Okuma Uğraşı adlı yapıtı bir başyapıttır kendi türünde bence. (Burada bir tırnak açarak, Ataç, Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk, Mustafa Öneş gibi bazı eleştirmenlerimizin neden hep şiire odaklandıklarını sormak istiyorum kendime. Neden neydi? En sevdikleri yazınsal tür müydü şiir? Edebiyata şiirle başlamışlardı da, başaramamışlar mıydı ya da yüzlerce yıllık şiir geleneğimizin gerçekten çok güçlü oluşu muydu neden?)

1960'ların sonunda, 1970'lerin başında, eleştiriyle başladım yazmaya ben. Bir yığın sanat dergisinde, (Soyut, Yeni Adımlar, Gelecek, Yansıma...) on beşe yakın eleştirim yayımlandı. Bunlar vurucu, katı, öznel, ama bulduğu olumsuzluklar yanında, olumlu yanları da dile getiren eleştirilerdi.

Bu gün, aynı roman ve öyküler üstüne eleştiri yazısı yazsam, aynı değerlendirmeleri yaparım belki yine, ama daha yumuşak bir dille yazarım.

Türk yazınında eleştiriye ilgi, şiire, romana, öyküye olduğu kadar yoğun değil. Tabi bu yalnız bizde değil, bütün dünyada böyle. Ne de olsa bütünüyle bir düşünce ürünü eleştiri; sanatsal çekiciliği ve sanatsal büyüsü yok. Dahası, eleştiri yazmak ve eleştiri okumak yalnız yazınsal alanda değil, birçok alanda küçümsenmeyecek bir bilgi birikimi gerektiriyor.

DEMOKRATİK DEVRİMİ BÜTÜNLEYEMEMENİN SONUÇLARI

Cumhuriyetimiz ne durumda? Bir yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada neler oluyor?

1991'de, Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle dünyanın politik dengeleri bütünüyle değişmiş, İsrail'in oyuncağı olan Amerika, onu Arap dünyasında rahatlatmak ve petrol zengini ülkelerin petrolüne konmak için Ortadoğu'yu cehenneme çevirmiştir bizim de yardımımızla.

Bu yıkım planı içinde Türkiye'de vardır kuşkusuz. Öyle ki, on beş yıl içinde, Cumhuriyetimizin yarattığı bütün güzellikler bir bir yıkılmış, bütün çağdaş kurumlar yozlaştırılmış, sonunda da Türkiye'nin ölümü referanduma sunulmuştur!

İşte Marks'ın, "Sosyalizm öncesi, tarih öncesidir," dediği budur. Kendi özelimiz açısından baktığımızda, böyle bir ihanetin kökleri çok öncelere dayanıyor. Niyazi Berkes'in  Unutulan Yıllar  adlı kitabında da anlattığı gibi, 1945' de, Türkiye yönetimi, İkinci Dünya Savaş'nın bitmesiyle büyük bir tarihsel ve siyasal yanlış yapmış, "kapitalist olmayan" yoldan çıkıp emperyalizmin buyruğuna kendi ayağıyla gidip teslim olmuş ve onun NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi bütün kurumlarına girmek için canla başla çalışmıştır.

Yani demek istediğim, Atatürk'ün yönetiminde, on beş yıllık bir akıl sürecinden sonra Türkiye, Pandora'nın kutusunu kendi eliyle açmıştır. Bu gün, Türkiye'de yaşanan bütün olumsuzluklar, acılar, tedirginlikler ulusal demokratik devrimi bütünleyememenin sonuçlarıdır bence.

Milliyet Roman Ödülü, TDK Ödülü gibi önemli ödüller almış bir yazar olarak bugünkü edebiyat ödüllerine nasıl bakıyorsunuz?

Daha çok güven duyulurdu ödüllere eskiden ve etkisi daha çok olurdu, bana öyle geliyor. Ama gerçek şu ki, yalnız edebiyat ödüllerine değil, hiçbir şeye güven duyulmuyor artık.

Yeni kitabınız var mı üzerinde çalıştığınız? Hakkında bilgi verebilir misiniz?

Bir aşk romanı yazdım; yakında yayımlanacak. Aşktan çok bir sevgi romanı bu. Sevgi teması(izlek) çok ilgi duyduğum bir tema benim.

Türk sinemasını etkileyen yazarlardansınız. Türk sinemasının edebiyatımızla ilişkisi sizce nasıl?

Evet,"Genelevde Yas", adlı romanım, "14 Numara"; Fareyi Öldürmek adlı romanım "İçimdeki İnsan" adıyla sinemaya aktarıldı, ama Türk sinemasını etkileyen yazarlardan biri olduğumu sanmıyorum. Bir zamanlar, köy konulu romanlar yazan köylü romancılardı o etkiyi yapan daha çok. Köyler kentlere taşınınca o akım da bitti.

Türk dizileri, giderek klasik dönemdeki romanlar niyetine mi izleniyor? Dünyada izlenirlik açısından ikinci sıraya yerleşen dizilerimizi nasıl değerlendirirsiniz?

Televizyona çok az bakıyorum, dizi izlemiyorum. Ama o çok az bakışlarda, dizilerdeki kimi oyuncuların çok yetkin oyunculuklarına, oyun sergileyişlerine, biraz da Yeşilçam oyuncularını düşünerek, hayran kalıyorum.

Genç yazarlara ve daha da önemlisi (genç) yayınevi yönetmenlerine ne önerirsiniz?

Genç yazarlara her tür nitelikli yapıtı (yazınsal, bilimsel, tarihsel…) okumalarını, durmadan yazmalarını, yazdıklarına hemen sevdalanmamalarını, yani çok yazıp çok yırtmalarını öneririm. Genç yayınevi yönetmenlerine bir şey önermem zor, çünkü işin tecimsel yanı var. Ama Marks'ın Grundisse'deki bir sözünü kulaklarına fısıldayabilirim; "Üretim, özne için bir nesne yaratmakla kalmaz, nesne için de bir özne yaratır."

Bir Zonguldaklı yazar olarak Zonguldak sizin için ne?

Zonguldak, doğayı, insanları ilk gördüğüm yer. Zonguldak'la olan nesnel ve duygusal ilişkimi  İçimdeki Zonguldak adlı kitabımda bütün ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. O öyle bir Zonguldak ki, Cumhuriyetimizin ilk büyük sanayi kenti. Soylu bir yarış atıyken sütçü beygirine dönüştürülen güzellik. Nereye gitsem arkamdan gelen, beni yalnız bırakmayan çocukluğum.

Teşekkürler...

Bazı konularda düşünme olanağı verdiğiniz için bana, ben teşekkür ediyorum. Selam, sevgi…

Yorumlar (0)
11
kapalı
Namaz Vakti 22 Nisan 2021
İmsak 04:20
Güneş 05:56
Öğle 12:56
İkindi 16:43
Akşam 19:47
Yatsı 21:16
Puan Durumu
Takımlar O P
1. MANİSA FUTBOL KULÜBÜ 33 79
2. HEKİMOĞLU TRABZON 32 64
3. KOCAELİSPOR 32 59
4. ANAGOLD 2RZİNCANSPOR 32 56
5. ANKARA DEMİRSPOR 32 56
6. SARIYER 33 56
7. UŞAK SPOR A.Ş. 32 51
8. AFJET AFYONSPOR 32 51
9. AMED SPORTİF FAALİYETLER 33 51
10. ÇORUM FK 32 49
11. ZONGULDAK KÖMÜRSPOR A.Ş. 32 32
12. KAHRAMANMARAŞSPOR A.Ş. 32 31
13. İNEGÖLSPOR 32 29
14. NİĞDE ANADOLU FK 32 29
15. ŞANLIURFASPOR 32 28
16. ERGENE VELİMEŞE SPOR 32 27
17. GÜMÜŞHANESPOR 32 27
18. SANCAKTEPE FUTBOL KULÜBÜ A.Ş. 33 26
19. HACETTEPE SPOR 32 24
Takımlar O P
1. Beşiktaş 34 72
2. Fenerbahçe 34 69
3. Galatasaray 34 66
4. Trabzonspor 35 60
5. Hatayspor 34 53
6. Alanyaspor 34 52
7. Gaziantep FK 33 51
8. Sivasspor 34 51
9. Karagümrük 34 50
10. Göztepe 35 47
11. Rizespor 34 42
12. Antalyaspor 35 42
13. Konyaspor 34 41
14. Ankaragücü 34 38
15. Malatyaspor 34 37
16. Kasımpaşa 34 37
17. Kayserispor 34 35
18. Erzurumspor 35 34
19. Başakşehir 33 33
20. Gençlerbirliği 34 32
21. Denizlispor 34 27
Takımlar O P
1. Giresunspor 31 63
2. Adana Demirspor 31 61
3. Samsunspor 31 61
4. Altay 31 57
5. İstanbulspor 31 57
6. Altınordu 31 53
7. Ankara Keçiörengücü 31 49
8. Ümraniye 31 47
9. Tuzlaspor 31 47
10. Bursaspor 31 43
11. Bandırmaspor 31 39
12. Boluspor 31 38
13. Balıkesirspor 31 35
14. Adanaspor 31 34
15. Menemenspor 31 31
16. Akhisar Bld.Spor 31 26
17. Ankaraspor 31 23
18. Eskişehirspor 31 8
Takımlar O P
1. Man City 32 74
2. M. United 32 66
3. Leicester City 31 56
4. Chelsea 32 55
5. West Ham 32 55
6. Tottenham 33 53
7. Liverpool 32 53
8. Everton 31 49
9. Arsenal 32 46
10. Leeds United 32 46
11. Aston Villa 30 44
12. Wolverhampton 32 41
13. Crystal Palace 31 38
14. Southampton 32 36
15. Newcastle 32 35
16. Brighton 32 34
17. Burnley 32 33
18. Fulham 33 27
19. West Bromwich 31 24
20. Sheffield United 32 14
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 31 70
2. Real Madrid 31 67
3. Sevilla 32 67
4. Barcelona 30 65
5. Real Betis 32 49
6. Villarreal 31 49
7. Real Sociedad 31 47
8. Osasuna 32 40
9. Granada 30 39
10. Athletic Bilbao 31 38
11. Celta de Vigo 31 38
12. Levante 32 38
13. Cádiz 31 36
14. Valencia 32 35
15. Getafe 31 31
16. Deportivo Alaves 31 27
17. Huesca 31 27
18. Real Valladolid 30 27
19. Elche 31 26
20. Eibar 31 23