Ülkede kriz başlayınca!

Türkiye’de gazetecilik sürekli yöntem ve dil olarak şekil değiştiriyor.
Siyasi iktidarların tutumu, ekonomideki dalgalanma, basın sektöründeki sayısal artışlar, yeni medya alternatifleri, sosyal medya faktörleri basını da çalışanlarını da şekilden şekile sokuyor.
Eski geleneksel yollar aranıyor bazen.
Değişime ayak uydurmak gerekirken değişmemesi gereken basın meslek ilkelerini de şekilden şekile sokuyoruz ne yazık ki.
Siyasilerin uyguladıkları sansür ve baskılar; hangi parti, siyasetçi, yönetici olursa olsun basını yandaş yapmaya zorlayan anlayışlar.
*
En acısı da basın özgürlüğünden , temel hak ve hürriyetlerinden beslenen biz gazetecilerin basına uyguladığı sansürler!
Kimse kusura bakmasın.
Öyle anlatıldığı gibi kimse yüzde yüz dürüst değil!
Bir tarafta meslek aşkı, mesleki bağımlılık, mesleki heyecan diğer tarafta hayatın şartları!
*
Sonuç olarak kolay değil.
Gazeteciler arasında tavır koyanlarla koyamayanlar, eleştirebilenler ile eleştiremeyenler, gece gündüz, kar kış demeden her türlü tehlikeyi göze alarak haber peşinde koşanlarla benim gibi masa başında haber yapanlar arasında bir fark var!
Okurun da siyasetçinin de, bürokratın da bu konuları iyi ayırt etmesi lazım!
Zor şartlarda işini hakkıyla yapmaya çalışan tüm meslektaşlarımın bu anlamlı gününü kutluyorum.
Arayan, soran, mesaj atan tüm dostlarımıza, okurlarımıza, izleyenlerimize yürekten teşekkür ediyorum.
*
Olaya bir de okur gözüyle veya dışarıdan bakalım!
Bilindik bir fıkradır ama Türk medyasının geldiği son noktayı iyi özetler diye düşünüyorum.
Ülkede kriz başlayınca iki genç Türk gazeteci atmışlar kendilerini yurtdışına... Bir iki hafta barlarda zaman geçirip, hayatın tadını çıkartmışlar. Sonra iş aramak için kapıları çalmaya başlamışlar.
Bir gün, iki gün, bir hafta, iki derken, ümitleri iyice kırılmaya başlamış. O sırada bir ilanı görünce gözleri parlamış.
'Çiftlikte çalışacak işçi aranıyor.'
*
Koşarak gitmişler. Çiftlik sahibi, tepeden tırnağa süzmüş bizimkileri, sonra ellerine birer kürek tutuşturmuş, büyükçe bir ahırın kapısına götürmüş. Günde üç öğün yemek, saati 5 Euro karşılığında, ahırdaki gübreyi, 50 metre ilerideki kuyuya taşımalarını istemiş. Yatacak yer de vermiş. Umutsuzluktan umuda ulaşan bizim genç Türkler bir haftalık işi iki günde bitirivermişler. Ahır pırıl pırıl olmuş. Çiftlik sahibi ağzı kulaklarında, bizimkilerin çalışmalarından son derece memnun, çiftlikte sürekli iş önermiş.
*
Bizimkiler, bir daha sokaklara düşmemek için kabul etmişler. Adam, bu sefer onları tavuk çiftliğine götürmüş. Makinenin başına gelmişler, anlatmış olayı. 'Düğmeye basın, yürüyen bant çalışmaya başlar. Önünüzde iki kutu var, irileri sağ taraftakine, küçükleri sol taraftakine koyup, kutuları bantlayıp, ait oldukları kolilere yerleştireceksiniz. İş bu kadar basit...” demiş ve gitmiş.
*
Geçmişler bizimkiler birer tarafa basmışlar düğmeye, bant hareket etmiş, önlerine bir yumurta gelmiş, almışlar ellerine, bakmışlar, bakmışlar, 'iyi mi, kötü mü, büyük mü, küçük mü? ' tartışmaya başlamışlar. Bu arada bant akıyor ve tabii ki yumurtalar da, bantın ucundan çöp tenekesine düşüyor... Çiftlik sahibi tesadüfen gelmiş yanlarına. Bir bakmış ki onlarca yumurta boşa gidiyor, bizimkiler hala ellerinde bir yumurta tartışıyor. Durdurmuş bantı, 'Ne yapıyorsunuz? ' demiş kızgınlıkla... Gençler şaşkın bakınca,
*
'Siz Türkiye'de ne iş yapıyordunuz? ' diye sormuş.
Bizimkiler 'Gazeteciydik! ' deyince, “Belli' demiş adam,
'B.... atmayı çok iyi beceriyorsunuz ama, iyiyle kötüyü ayırt etmeyi bir türlü beceremiyorsunuz! '
*
Acıdır ama ders çıkarmak lazım!
Ne yazık ki siyasette ve bürokrasi de pek çok kişi bu dilden anlıyor!
YORUM EKLE