Nereye gidiyoruz?

 

Bu aralar kiminle oturup konuşsam hali vakti ne kadar iyi olursa olsun, herkesin ağzında ne olacak bizim bu halimiz, nereye gidiyoruz böyle serzenişleri… Çocuklarımızı artık yalnız bir yere gönderemiyoruz; ekmek almaya bile gitse aklımız kalıyor; her yerde taciz, uyuşturucu cinayet diyor herkes. İki çocuk babası bir kişi olarak aynı endişeleri ben de taşıyorum tabii ki. Üzerine titreyerek büyüttüğümüz çocuklarımızı başka bir ilde üniversiteye göndermekten bile korkar haldeyiz.

Bu durum yaklaşık 20 yıl önce bir ekonomik kriz sırasında Arjantinli bir kadın bakanın "kapınızın dışında olanlara seyirci kalırsanız, evlerinizin duvarlarını yükseltmekten başka çareniz kalmaz" mealindeki sözlerini aklıma getiriyor. Daha da açarsak, ne kadar zengin olursanız olun dışarıda sefalet ve suç yayılmışsa aslında özgürlüğünüzü kaybedip kendi evinizde hapis olursunuz demek istiyor bakan.

Çocukluğumda hatırlıyorum da evlerimizin kapılarını kilitlemezdik. Komşularımızla birlikte yer içerdik. İnsanlar birbirinden borç alır borç verir, gönül rahatlığıyla kefil olur, bakkallardan veresiye alışveriş yapılır, çarşıya gidilirken çocuklar komşuya emanet edilirdi. Şimdi ise birbirimizle samimi olmaktan korkar hale geldik. Aman biraz samimi olursam benden bir şey ister mi ya da ne olur ne olmaz düşüncesi kafalarda.

Kanımca değişen ekonomik düzenin yaşadığımız bu sosyal ve insani çöküntü üzerinde büyük etkisi var. Eskiden ekonomide arz-talep dengesinden söz edilirdi. Üretimi tetikleyen insanların ihtiyaçları dolayısı ile talepleri idi. Bu ekonomik düzene üretim ekonomisi adı veriliyordu. Günümüzde ise yeni düzenin adı tüketim ekonomisi… Tüketim ekonomisinde üretimi belirleyen ihtiyaçlar değildir; rekabete dayalı olarak ihtiyaçlar şirketler tarafından insanların arzuları tetiklenerek yaratılır. Yani önce üretim yapılır ve sonra medya ve diğer kanallar vasıtasıyla toplumun tüketim isteği körüklenir. Böylece sürekli bir şirketlerarası rekabet ve tabii ki de üretim ve tüketim döngüsü yaratılılır. Örneğin bir cep telefonunuz var ve esasında yeni bir cep telefonuna ihtiyacınız yok. Ama markalar sürekli birbirleriyle rekabet ederek yeni modeller piyasaya sürüyorlar. Reklamlar vasıtasıyla yeni ürünlerinin ne kadar üstün özellikleri olduğunu her gün bilinçaltınıza işliyorlar. Sonunda aslında ihtiyacınız olmadığı halde bu yeni model telefonu edinmek için dayanılmaz bir arzu duymaya başlıyorsunuz. Veya çocuğunuz çizgi film kanalları izliyor. Her 5-10 dakikada bir televizyonda yayınlanan albenili reklamlar ile aslında pek de kullanışlı ve yararlı olmayan oyuncaklar çocuğunuzun bilinçaltına kazınıyor. Hafta sonu AVM'ye gidiyorsunuz ve çocuğunuz oyuncakçıda bunlardan birini görüyor ve sizden istiyor. Sonunda ısrarlarına dayanamayıp almak zorunda kalıyorsunuz.

İşte tüketim ekonomisi bu şekilde çalışıyor. İhtiyaçlar bir türlü bitmiyor; yeni cep telefonu, yeni araba, yeni oyuncaklar için daha çok paraya ihtiyaç duyuluyor. Mümkünse ekstra kazanç için ekstra işler yapmaya başlanıyor. Bu nedenle asli işlerdeki performans düşüyor. Böyle olunca daha iyi eğitim, daha iyi sağlık hizmeti almak için özel kuruluşlara gitmek gerektiği düşünülüyor. Tabii bu durumda daha da fazla paraya ihtiyaç duyuluyor. Bu durumda toplumda bozulmalar, yozlaşmalar artmaya başlıyor. Biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar; başkalarının sürdüğü hayatı gören veya medyadan izleyen ama onlara bir türlü erişemeyen insanlar içlerinde özenme, kıskançlık ve öfke duyguları geliştirebiliyor. Sonuçta etrafımızda hiç olmasını istemediğimiz duygusal travmalar yaşamamıza neden olan korkularımızı körükleyen hadiseler artarak yaşanıyor.

Kısacası tüketim ekonomisi, bizlerin insanlığımızı da değerlerimizi de tüketiyor. Birbirimize olan güvenimiz azalıyor. Arkadaş arkadaşa, kardeş kardeşe düşman oluyor. Vefa duygusu giderek yok oluyor. Koskoca şirketler daha ucuz eleman çalıştırmak ve daha çok kar etmek adına 20-25 sene çalışmış elemanını emeklilik zamanı gelmeden 40-45 yaşında kapının önüne koyabiliyor. Bu kişilersudan çıkmış balığa dönüp emekli olabilmek için geri kalan 20 sene ne yapacağını bilemiyor. Patron üç kuruş paraya çalıştırdığı elemanlarının parasını aylarca geciktirip yeni bir girişim sermayesi yapabiliyor ya da kendine ev veya konut alabiliyor. Oysa Peygamber Efendimiz "Çalışanınızın ücretini teri soğumadan verin" diyor. Paylaşma duygusu yok oluyor, çocuklarının eğitim masraflarının altında ezilen insanlar masraf olur diye kimseyle görüşmüyor, yoksulların ihtiyaçlarına duyarsız kalıyor.

Her şeyin parayla ve güçle ölçüldüğü, itibarın bile parayla satın alınabildiği bir atmosferde akıllara zarar suç olayları giderek yayılıyor. Amacım suçu veya suç işleyenleri mazur göstermek değil elbette. Suçun ölçüsü oranında cezalandırmasından yanayım ben de. Ama bataklığa dikkat çekmek istiyorum. Sırf sistemden payımızı alıyoruz diye sistemin dışında kalanlara duyarsız kalmaya devam ettiğimiz sürece maalesef korkularımız daha da derinleşecek ve duvarlarımızı (güvenlik önlemlerimizi) daha da yükseltmek zorunda kalacağız.

Peki, iyi de bunu değiştirmek mümkün mü? Neden mümkün olmasın. Demokrasilerde devletin düzenleyici rolü vardır. Avrupa'nın yanı başında olmamıza rağmen biz nedense sistem olarak hep ABD'yi örnek alıyoruz. ABD'de güçlünün hayatta kaldığı bir sistem mevcut. Oysa özellikle Orta ve Kuzey Avrupa'da daha insani bir yaklaşım söz konusu. Mesela bazı Avrupa ülkelerinde çocukları tüketim ekonomisinin zararlı etkilerinden korumak için çizgi film aralarında reklam girilmesi yasak. İş hayatında çalışanların haklarını koruyan düzenlemeler söz konusu. Nitelikli eğitim ve sağlık hizmetleri nedeniyle özel okul ve hastaneye ihtiyaç duymuyorsunuz.

Bazen her şeye para ya da kar gözüyle bakmamak gerek. Öyle bakarsak eğer ormanları kereste, tarım arazilerini ve parkları toplu konut alanı, hastaları, öğrencileri ve çocukları parası olan müşteriler olarak görmeye başlarız. Oysa temiz hava için ormanlara, yiyecek için tarım alanlarına, sağlıklı toplum ve nesiller için parklara oyun alanlarına da ihtiyacımız var.

Gerçekten bir nefes alıp düşünmemiz gerekiyor. Daha iyi bir gelecek için gençlerimizi özellikle de çocuklarımızı tüketim ekonomisinin esiri olmaktan kurtaracak düzenlemelere ve aile politikalarına ihtiyacımız var. Çünkü biliyoruz ki ağaç yaşken eğilir. Aksi takdirde daha çok canlar yanar ve daha çok insan idam ederiz.

YORUM EKLE