Film gibi!

Film gibi!

Film gibi!

Son olarak Arif V 216 filmi ve Kelebeğin Rüyası filmiyle gündeme gelen Zonguldaklı yönetmen Kıvanç Baruönü 2009 yılında dile getirdiği Zonguldak özlemiyle ilgili yazısını yeniden paylaştı. İşte Genç Radyoda çalıştığı yılları ve çocukluğunun Zonguldak'ını anlatan Baruönü'nun duygu yüklü o paylaşımı

"Bayram sonrası garip bir hüzünle, çocukluğuma dair karalamalar....Meraklısına !

Biz mi çok küçüktük yoksa bu sokaklar bu caddeler o zamanlar daha mı büyüktü….Yıllar içinde biz mi çok büyüdük onlar mı küçüldü, bir türlü çıkamadım işin içinden. Bu bayram fırsat bu fırsattır deyip İstanbul dışına doğuğ büyüdüğüm kente, Zonguldak'a kaçtım.

Gittikce seyreldi Zonguldak ziyaretleri, iş güç koşturma arkasına sığınıp kendi ihmalimize yine kendimizce kılıflar uydurmakta maharetliyiz ya, neredeyse bir senedir gitmemişim baba toprağına, ana kucağına…

İlk aşklar, ilk kavgalar, delikanlılık çağları, düşüp dizimi kanattığım bahçelerden meyva çaldığım sokaklarında su satıp, kızların peşine düşüp laf attığım…Sarhoş olup bütün evi ayağa kaldırdığım, okuldan kaçıp bilardo salonlarında vakit geçirdiğim, haylazlık yılları… Üniversite sonrası özel radyoların kuruluşu ile mikrofon başından seslendiğim, derdi ile dertlendiğim bir başka sevdiğim Zonguldak…

Bir kaç gündür sokaklarında dolanıyorum, havası eskiden de mi böyleydi anımsamıyorum ama maalesef şimdi nefes almak bile güçleşmiş. Keskin bir duman kokusu hakim şehirde, kömür kokusu rahatsız etmez Zonguldaklıyı alınteridir, yüzakıdır ama, bu farklı…Gök desen gözükmüyor sanki dumandan, gögün mavisi hep griye çalardı ama bu farklı, havada hep karamsarlık hakim.Yılın büyük bölümü yağmur yağardı hep ıslaktı sokakları, yeşil hep daha doygundu yağmur sonrası,,, Ama ben belki de bu yüzden çocukluğumdan kalma bu bıkkınlıkla sevmem yağmuru…Hava yine yağmurlu.Hava yine karanlık, yine puslu.

Sokaklar aynı belki, ama eski dostlar yok ya hiçbirşey aynı değil sanki. Sonra farkına varıyor insan meğer bir yeri size sevdiren oradaki dostlar, paylaşılan anılar….Nefes almayınca o sokak, sesleri çınlamayınca eski dostların, hiçbirşey aynı kalmıyor.Ve o zaman anlıyor insan herşeyin bir zamanı var.Ve tam zamanında güzel…

Şimdi o kadar küçük gözüktü ki gözüme o sokak, senelerce köşesinden dönüp camda annemi beni beklerken bulduğum Okul Sokak…Evimiz Mithatpaşa Mahallesi, Okul Sokak'taydı, Şirin Apartman'ın ikinci katı….Babam o apartmanda büyümüş, askere gitmiş evlenmiş, baba olmuş, ben o apartmanda büyüdüm.Anlatılanlara gore camdan liman gözükürmüş, İstanbul'dan gelen gemi limana yanaştığında camdan rahatlıkla seyredebilirmişsin.Şimdi ise değil liman bir sokak aşağısı gözükmüyor.Çocukluğumda kapı önünde top oynadığım, karşıda fırından ekmek aldığım, annem camdan seslenmedikce eve girmek bilmediğim sokak meğer ne küçükmüş oysa benim için kocamandı.Ucu bucağı yoktu sanki….Sokak aynı aslında ! Şimdi gözüme küçük gözüksede madenci grevinde koca kenti ağırlardı her sabah, sabırla, inançla…Madenci Sendikası hemen sokağın başındaydı, hala orada ama o kalabalık yok artık önünde. Sokağın hemen paralelinde bir başka sokak, yine bayır yine dar…Senelerce tek kale üçerden maç yaptığım, kış günleri naylon torba ile yaz günlerinde formikalar üzerinde baştan başa kayarak geçtiğim komşu sokak…Şimdi bakıyorumda onca çocuk nasıl sığardık buraya, şimdi topu topu üç adımda biten bayır, nasıl olurda dayanırdı topumuza…Ayrıca o sokakta As Urfa kebap salonu vardı,sırtını bizim apartmana yaslamış dururdu...As Urfa hala var, hem de kat kat tüm binaya yayılmış halde..Üstelik lezzetini hiç değiştirmeden adeta meydan okuyor peşi sıra açılan onlarca fast foodçuya ! Pekçoklarımız lise sonrası başka başka yerlere savrulduğumuzda kebabın aslında salçalı yani soslu olmadığını görünce çok şaşırmıştık. Zonguldaklı için kebap soslu olur hatta ekstra soslu pide de ilave yapılırdı... Kolej yıllarında öğle tatillerinde tek adresimizdi, hazırlık sınıfında muhteşem ekibimiz neredeyse her öğlen oradaydık, ben, Lütfi, Seba, Ebru, Korkut....

Sonra düşündüm de biz belki de sokaklarda oynayarak büyüyen son nesiliz. Benim çocukluğum da voltranlar, adını bile bilemediğim onca bilgisayar kahramanı yoktu.Bilgisayarı ilk defa orta okul yıllarında gördüm.O da commadore adlı oyun konsoluydu aslında, ama ben yinede ona rakip olarak çıkan Sinclair spectrumcuydum.İki grup vardı o zamanlar, commadore ve spectrumcular.Biz o siyah küçük bilgisayarımızı televizyona bağlayıp oyun dışında küçükte olsa yazılımlar yapabiliyor.Onunla ders bile çalışabiliyorduk, çalıştın mı hiç derseniz asla….Kasetlerden oyunlar yükler, sabahlara kadar ekran başından ayrılmazdık.Hala kulağımdadır oyun yüklenirken çıkan o garip ses ama dedim ya o zamanlar orta okul çağlarındaydık.Ya öncesi….

İlk olarak aklıma tebeşirle olmadı küçük bir kiremit parçasıyla yere çizilen yılan benzeri -ki oyun adını buradan alırdı- şekil geliyor.Sonra sağdan soldan topladığımız içlerine kimi zaman kum kimi zaman alçı doldurup daha ağır olsun diye uğraştığımız gazoz kapaklarıyla oynardık.Adı bile güzel gazoz kapağı…Altlarını nedense dah iyi kayacağına inanarak parlatır, özenle saklardık onları sonra ise bulduğumuz en tenha hoş çokta umurumuzda değildi gelip geçen.Sahi o zamanlar bu kadar da kalabalık değildi ki sokaklar…En tenha köşede oyuna dalardık.Parmaklarımda hala sızısını duyuyorum, küçücük parmaklarımızla vura vura o gazoz kapağını yılanın üzerinde kaydırmaya çalışırdık.

Küçük kalıpların içlerine döktüğümüz alçılarla duvar panoları yapardık, heykelle ilk tanışmamızdı bu çalışmalar.Önce kalıp özenle yağlanır sonra hazırlanan alçı kalıba boca edilerek donması için beklenirdi.Asıl maharet alçı kıvamını tutturmak ve kırmadan alçıyı kalıptan çıkartabilmekteydi.Kalıplara gelince küçük ördekler, ya da çizgi film kahramanı olurdu bu kalıplar. Sonraları ise Atatürk büstleri altı bu kalıpların yerini…

Dokuz taş oynardık, üstüste dizdiğimiz dokuz taşı topla uzaktan vurup devirmeye çalışırdık.Oyunlarda takımları oluşturmak için özel tekerlemeler vardı, adım sayar adam alırdık.Vezirgan başılarımız vardı, uzun eşşeklerimiz vardı….Kim yastık olacak diye kavga eder, köşe kapmaca oynardık sokak aralarında.

Şimdi üç adımda biten o cadde, hemen sonundaki liman bizim için çok uzaktı.Kaçıp kaçıp gizlice giderdik limana, orada bisiklet kiralardık.Liman boyu bir tur kaç liraysa artık para biriktirip kiraladığımız o bisikletlerle yaptığımız o turlar en büyük zevkti.Sonraları araba kullanmayı da böyle Kozlu sahil yolunda yine okul harçlıklarından biriken paralarla gizlice kiranan taksilerde öğrendik.Öğrendik diyorum ama babamdan yediğim zılgıt sonrası nasıl küstüysem hala doğru dürüst bilmem, ehliyetimde yoktur zaten.Hevesim mi kaçtı ne o zaman yakalanınca babama sonraları bir daha hiç merak sarmadım araba kullanmaya .Söz dinliyormuşum demek ki…

Şimdi kimbilir neredeler ne yapıyorlar, Metin, Nabii -babası hakemdi Nabii'nin ama o zamanlar Ahmet Çakarlar olmadığı için çok meşhur değildi hakemlik ama yine de ilginç meslekti.Bakın yıllar sonra bile hatırladığıma gore- Bülent, Barış hatta Barış'ın kuzeni Savaş….Yok Rus değillerdi.Savaş ve Barış bizim için sadece mahalleden arkadaşlardı o yıllarda…Sonra Cenk. O, sinemaya tiyatroya meraklıydı, bizden bir iki yaş büyüktü sanırım. Kardeşi vardı, Sekan, bizden küçüktü ama çok güzel futbol oynardı.Ben pek beceremezdim ya da hadi onlar kadar iyi değildim diyeyim futbolda, belki de o yüzden herkes Serakn2ı kendi takımına almak isterdi.Cenk, hepimizi toplar kendi yazdığı piyesleri oynatırdı bize sokak aralarında…Yılan oyununu daha çok Varolların evinin olduğu dar küçük sokakta oynardık, onların evinin yanında ahşap bir bina vardı, bina dediğime bakmayın aslında ya neyse, içeride yorgan yastık hallaçlayan bir usta vardı.Bembeyaz pamuklar uçuşurdu havada gizemli, egzotik bir yanı vardı şimdi düşününce…Sokağın başında ise gazoz fabrikası, o zamanlar içilen gazozların şişeleri atılmaz bakkala iade edilirdi, böylece fabrikaya gelen şişe tekrar kullanılırdı.Depozito diye birşey vardı hayatımızda, sigara ise ya bafra idi ya da yenice….Samsun bile lüks sayılırdı.

Deniz abi'nin hemen bayırın başındaki bakkalından alırdık bisküvilerimizi, dükkana girince tezgahın önünde kutuların içlerinde rengarenk mis gibi kokarlardı bu bisküviler.Kese kağıdına doldurup verirdi Deniz abi…-Bu bahsettiğim parallel üçüncü bayırdı bizim sokağımıza…- Ama orada kız kaçıran, maytap bulamazdınız onun için okulun oraya Namık Kemal ilkokulunun hemen arkasındaki Perili Köşk'ün o tarafa çıkmanız gerekirdi.Anca oradaki küçük bakkalda bulurdunuz bunları….En büyük maharet fitili yaktıktan sonra en uzun sure elinde tutmayı becerip tam patlamadan evvel atabilmekteydi.Havada patlayınca güzel olurdu…Çoğu ellerimizde son bulsada bu fitiller çok acıtmazdı patlayınca…Bizim sokağın hemen yanında ekmek fırının arkasına bakan boş bir arsa vardı, odunluk derdik oraya, daha önceleri açık hava sinemasıydı.Bizim için orası tam bir oyun bahçesiydi.Çetenin toplanma yeri, gizli sığınağımızdı.Benim için farklı bir anlamı ise, ölen balıklarımın kamlumbağalarımın mezarlığı idi bu odunluk…Sonraları sanırım otopark oldu, şimdilerde ise üzerinde koca koca binalar var ancak etrafta hiç oynayan çocuk kalmamış… 

Deniz Abi'nin bakkalından yukarı devam ederseniz Namık Kemal İlköğretim Okuluna çıkarsınız. İddialı futbol maçları dönerdi bahçesinde, şimdilerde hala duruyor mu bilmiyorum ama hemen okulun girişinde bir manolya ağaçı vardı.Ben tırmanmayı pek beceremezdim ama pekçoklarının mutlaka bir kaç defa düşmüşlüğü vardı bu ağaçtan.Manolya çok güzel kokardı ama koklayınca küser hemen yaprakları sararır ve kururdu…Rızalar Mertler ve hatta İsmailler okulun hemen karşısında otururlardı. Yukarı mahallenin çocuklarıydılar aslında.. Hazır okulun oraya çıkmışken söylemekte lazım tabii, o zamanlar kütüphane diye birşey vardı.Çoğumuzun özel kütüphane kartları olurdu.O kartlarla kitap alıp dışarıya çıkartabilirdiniz, yada vaktiniz varsa sessizce orada okurdunuz istediğiniz kitabı…Bilgi hala ansiklopedilerden alınırdı.Alfabetik listelerden arayarak bulurdunuz merak ettiklerinizi.Öyle google falan girmemişti hayatımıza, hatta gün gelip ne yazsan karşına çıkacağını, dönem ödevlerini bilgisayardan inderebileceğini akla hayale bile getirmezdik. Olsa olsa nazı geçenler ödevlerini annelerine ablalarına yaptırırlardı.Bir de resim ödevlerini evde eli yatkın tanıdıklara yaptırmak maharetti.Annemin ödülleri bile var itiraf ediyorum.Resim derslerinde patates baskı çok eğlenceli olurdu, okullarda hala Yerli Malı haftası kutlanırdı.Herkes evden ne varsa getirir, birlikte yerdik.Beslenme çantası vardı…Bir senede dört mevsim oniki ay vardı ve 67 Zonguldak son vilayetti.Sırf bu yüzden ben nedense önemli sayardım Zonguldak'ı..

Çekirdekçi amcamız vardı, hemen ana caddeye paralell, şimdilerde trafiğe kapanmış Nizam Caddesi üzerinde.Camekanlı kutularında leblebiler, çekidekler, fındıklar...Kokusu hale burnumdadır o leblebilerin.Her yılbaşı önünde kuyruk olurdu.Yılbaşı gecelerinin tek eğlencesiydi kuruyemiş.Yemek sonrası tek kanal televizyonun karşısına geçip dansöz beklerdik heyecanla.Ailemizin yanında utana sıkıla, Nesrin Topkapı'yı beklerdik sizin anlayacağınız... Ama en güzeli küçük paketlerde satılan leblebi tozundan almaktı.Yuvarlak kavanozun içinde kapıdan girince hemen tezgahın üzerinde beyaz naneli şekerlerle yanyana dururlardı.Leblebi tozu yerken gülmek, öksürmek çok tehlikeliydi, bütün tozlar etrafa saçılırdı....Ama gazozla tadına doyulmazdı, birde nedense gazoz şişesinin içine sarı leblebi atar öyle içerdik.Adet öyleydi, şimdilerde sprite kutularına atan var mıdır bilmem, ama olurda aklınıza gelirse Uludağ gaozo, ya da Çamlıca ile deneyin bir, o yıllara selam olsun diye...

Televizyon o yıllarda tek kanal,hatta şimdi çevreme bakınca neredeyse yine çocukluğuna dair televizyosuz anılara sahip son nesil biziz.. Ucundan da olsa yakalayabilmişiz radyo günlerini, arkası yarınları, radyo yarışmalarını…Sonraları televizyon girdi hayatımıza en siyah beyazından.Ve tabii ki onlarca kolu komşu akraba yani telemisafirler.Orhan Boran, Altan Erbulak, Cenk Koray, Fecri Ebcioğlu sonraları Halit Kıvanç, sanki hepsi ailedendi o zamanlar.Sıra sıra dizilirdik televizyonun karşısına şimdi ki kadar türk dizisi yoktu belki, magazin programları bunca azıtmamıştı daha ama yine de baş köşedeydi televizyon evde….Evin düzeni şekli şemali televizyona gore kurulurdu.İstiklal Marşı ile açılır yine İstiklal Marşı ile kapanırdı.Pek çok sefer o marşı duyduğumda çocuk aklımda ayağa kalktığımı, hazır ola geçtiğimi bilirim.Öyle öğrenmiştik biz ne de olsa…Sonra gece yarıları üçte beşte kalkıp ekran karşısında yerimizi alırdık, ne için mi? Muhammet Ali Clay'in şampiyonluk maçları için tabii ki, sen kalk o saatte kurul televizyonun karşısına sonra adam 45.saniyede nakavt etsin rakibini.Maç bitsin, ne olacak demlenen onca çay, hazırlanan onca pasta börek…Neyseki sonraları müslüman oldu daha da çok sevdik onu, sualtı belgeselleri ile sevgilimiz Kaptan Kusto'da sonradan Müslüman olanlardandı.Bir sure sonra mavi renki plastik koruyucular girdi hayatımıza.Bunlar hem televizyonu renkli gösteriyor hemde sözüm ona bizi televizyonun zararlı ışınlarından koruyordu.Hepimiz birer tane alıp televizyon ekranına geçirdik bunlardan ve şimdi inanmazsınız o zaman televizyonlarda uzaktan kumanda diye birşey yoktu, zaten olsa ne işe yarayacak kanal mı var ki değiştiresin.Renkli televizyonların gelmesi ile bu sefer başka bir macera başladı, kapınız çalınır üst komşunun kızı, ay çok merak ettim Emel Sayın'ın kıyafeti ne renk, Zeki Müren kırmızı mı giymiş annem soruyorda….Bu soruların ardı arkası kesilmezdi, şayet sizin renkli televizyonunuz varsa ve kolu komşuda yoksa bu hizmeti vermeliydiniz.. Reklamlar hep şarkılı türkülü, adeta birer müzikal havasındaydı.O yıllardan çoğumuzun aklında kalmıştır mutlaka, Shell Rotella 20 50 reklamı, hani sonunda ne biçim lastik buuuu diye bağırırdı çizgi karakteri.Ya da, izocam reklamında apartmanda bir aşağı bir yukarı koşturan kapıcı, karnımız zil çalınca imdata yetişen Ülker Taç kraker, Osmanlı Bankası reklamlarında ki iki sevimli amca, bira'nın altında olduğunu iddia eden kapak, Dido'nun reklamları, Ajdalı Zeki Mürenli Alolar...Müjde Ar'lı Parizyen çorapları.Düşününce bu reklamların hepsinde herkes çok daha mutluydu, şarkılar söyler dans ederlerdi.Belki bu bile gösteriyor biz o zamanlar daha mutluymuşuz sanki...Peki başka neler seyrederdik,Komiser Colombo, Baretta, Küçük Ev, Aşk Gemisi ve Famingo Yolu ki o dönem her şehirde en sosyetik caddenin ismi olurdu Flamingo Yolu biz de siteye Flamingo yoluna dondurma yemeye giderdik geceleri.

Dondurma deyince tabii en güzeli Mavi Köşe'nin dondurmasıydı, hemen Yeni Camii'nin altında camekanlı bölmede satardı dondurmayı. Benim içinse çocukluğuma dair en eski, en güzel anılardan biri de sanırım ilkokul yıllarında kimi günler öğlen saatlerinde babamla Istanbul Pastahanesi gidip portakal suyu ve sosisli sandviç yediğimiz günlerdi.Baba oğul…İki erkek başbaşa giderdik.

O zamanlar daha mı saftık ne, günlerce falanca banka şayet dört yapraklı yonca bulursan kumbara veriyormuş diye dağ tepe yonca arardık.Sağda solda sigara jelatini toplardık bilmem kaç tane toplarsan tekerlekli sandalye veriyormuşlar diye.Kimin için lazımdı bize tekerlekli sandalye ya da kim veriyordu ki..Kim almıştı bilen gören var mıydı dersen yokkkk….Hemen Cami'nin karşısında İstanbul Bankası vardı, müdürü Özcan abi.Sonraları banka kapandı, Özcan abiler gitti.

O zamanlar Toptancılar Çarşısı vardı, Otel Ay'ın sokağında bilenler bilir, oradan çekiliş adını verdiğimiz bir kutu alırdık.İçinde ufak tefek hediyeler olan, yaldızlı bölümleri kazıdığında çıkan numaralara gore hediye kazandıran bir kutu.İlk ticareti onunla öğrendik.Ben o zaman da beceriksizdim şimdi olduğu gibi bu konuda…En çok mahallede ben çekiliş satayım diye o kutudan çıkan hediyeler yerine evden en güzel oyuncaklarımı koyardım.Üç paraya on paralık hediyeleri bulanlar sevindikce bende satış yaptım diye sevinirdim onlarla.Kar nerde, tamamı zarar ama olsun ticaret olsun maksat…

Sonra su bile sattık camiiden doldururduk suyu bedava, sonra üç beş paraya sokaklarda satardık.Sanmayın ihtiyaçtan, yok öyle bir hüzünlü hikayem size anlatacağım. Hatta şanslı rahat çocuklardandım.Benimki sırf muzurluk babamın yüreğine inecekti dükkanın önünden elimde su bidonu bağıra bağıra geçtiğimde hiç unutmam, suuuu suuuu, var mı içen buz gibi suuuu…

Mahalle arası savaşlar olurdu, küçük sapanlar yapar telden özel hazırlanmış mermilerimizle en kalın kıyafetlerimizi giyer çıkardık savaş meydanına…
Teksas Tommiks Zagor Mister No vazgeçilmezimizdi, ayrıca kumar merakı o yıllarda başlamış, ciltlerini kadife bezlerle parlatır beş adımdan üzerine bozuk para attırırdık.Parayı üstüne denk getiren hem kitabı hem de ortadaki parayı alırdı.Bozuk para dediğim de o zaman 2.5 lira, beş lira en büyüğü, ayrıca bir liralar vardı.Kahverengi bir kuruşlar, beş kuruşlar ise hatırladığım en küçük para ama sanırım o zamanlar ilkokula bile gitmiyordum…

Pul koleksiyonu yapılırdı, ama sanmayın çapkınlık için meraktan sadece…Zeki amcanın kırtasiye dükkanından küçük paketlerde özel pullar alınır, arkadaşlarla değiş tokuşlar yapılırdı.Hele yurt dışında akrabaların varsa onlardan gelen mektuplar bir hazineydi.Zarftan pulu zarar görmeden çıkartmak için çaydanlığın buharına tutar, özenle uğraşırdık.İlk gün zarfları diye birşey vardı, postahane kapılarında beklerdik kullanıma çıkan yeni pulların özel zarflarına sahip olmak için.

Telefon pek çok evde yoktu, şehirler arası görüşme için santrale isim yazdırır ve sonrada bağlanmasını beklerdin.Bir saat, iki saat…Sokaklarda telefon klübeleri jetonla çalışırdı.Sarı küçük jetonlar, ortası ezik…Eve ilk telefon bağlandığında çok heyecanlanmıştım, kapı girişinde portmantonun üzerinde duruyordu.Yeşil bir telefondu sanırım, seneler sonra benim özel bir hattım olmuştu evde.Ayrı bir numaram, kırmızı bir telefonum vardı.Saatlerce konuştuğum…Ama numarası neydi hatırlamıyorum, olur da bilen hatırlayan varsa bana da söylesin lütfen…

Tipi Tip sakızı, Baycan Sakızı, Mabel Arap Sakız, Saplı Şemsiye Çikolata bir de sarı büyük para şeklinde çikolatalar.Bazılarını sadece İstanbul Pastanesinden alırdık.Tipi Tipler aynı zamanda oyun araçımızdı.İçlerinden çıkan küçük kağıtlardaki karikatürleri biriktirir.Sonra duvara dayayıp yere bırakırdık sıra ile bir iki üç beş derken aşağıda kimi zaman onlarcası birikir.Şayet birimizin ki diğerinin attığı kağıdın üzerine denk gelirse o kazanır yerdeki bütün ganimeti kaldırırdı.Ganimet diyorum ama en büyük ganimet rengarenk misketlerdi, kafa misket en büyük olandı, annemin diktiği küçük kesede onlarca misketi özenle saklar, her gece kontrol ederdim çizilen ucu kenarı kırılan var mı diye…

Uçu kırılan deyince sanırım ben ilkokuldaydım ya da Koleje yeni başlamıştım, sıfır beş uçlu kalemler girdi hayatımıza...Kokulu silgiler, kalemlerin tepesine geçirdiğimiz birbirinden ilginç süsler. Hani yazarken onlar salınır, bir o yana bir bu yana oynar durulardı.Kalem kutularımız, renkli defter kaplarımız vardı.Birde defterlerin kitapların kaplanmasından sonra köşelerine küçük etiketlerle isimlerimizi ve sınıflarımızı yazardık.Kimseyle karışmasın diye.Ben daha çok kırmızı yada lacivert sade kapları severdim. Sonraları cepli plastik kaplar çıktı ve sonunda ise zaten bu koruyucu kaplara gerek kalmadı, defterler kalın plastik kaplı hale geldi.Ama onları her sene başında hazırlamanında ayrı bir heyecanı vardı...

Tekrar sokaklara dönecek olursak...
Çelik çomak, yakar top, istop ve daha onlarca uydurma oyun en büyük eğlencemizdi.İnşaatlardan çivi toplar tahtaya sıralı olarak çakıp.Futbol oynardık. Tik Tak To mu neydi adı… Hala durur ayağımın altında batan çivinin izi, ayağımdan çıkartmıştım çıkartmasına ama ayakkabıdan çıkartamayınca eve ayağımdan akan kan gözümde yaş ve elimde bir tahtaya çivili ayakkabımla gitmiştim.

En büyük eğlencemiz elektirik direklerinin tepesinden inşatların kumuna atlamaktı, kim daha yüksekten atlayabilecek diye yarışırdık. Şehrin ortasından geçen dere o zamanlar şimdiki gibi kurumamış, üzeri örtülmemişti, denize dökülürdü.Ve çoğu zaman orada kurbağa yakalamaya çalışırken çamura saplanıp kalırdık.Ayaklarımızda kilolarca çamur, caddelerde ellerimizde yakaladığımız kurbağalarla fink atardık. Avını yakalamış avcının gururu ile..

Avdan bahsetmişken limanda tuttuğumuz küçük balıkları Rahmi abinin bizim eczanenin hemen yanındaki yardımseverler pasajındaki balıkçı dükkanına götürüp verirdik.Sonra da zevkle ve heyecanla camekanın dışına çıkar akvaryum içindeki Astronot balıklarının onları iştahla yemesini seyrederdik.Şimdi kulağa vahşice gelsede biz çok eğlenirdik.Küçük kepçelerimiz vardı limandan balık tutmak için, bu balık dediklerimde ufacık yavrular aslında, durum gittikce vahşileşiyor en iyisi bu ve benzeri anıları kendime saklamam sanırım…

Karabükte hemen annenemlerin Ankara Caddesi üzerinde bir evi vardı, tam karşısında ise bir açık hava sineması, geceleri balkona toplanır filmi izlerdik bedavadan. Bedavadan dediğime bakmayın dedim ya ticarete küçük yaşta atılmışım. Hazırladığımız özel biletleri evin halkına satar oradan para kazanırdık, bir nevi korsan film işine girmiştik. Sonra diğerleri gibi o sinemada kapandı.Sinema merakı sonraları dayımın Almanya'dan gönderdiği küçük 8 mm'lik göstericinin gelmesi ile devam etti. Gürdallar'ın magazasında arka tarafta bir kutunun içinde eski 8 mm filmler satılırdı. Eski siyah beyaz filmler, bazı bazı renkli çizgi filmler.Annemle özel biletler hazırlar ev halkına satardık sonra onlara, kimi geceler özel gösteriler yapardım.Neden bilmem liseden mezun olurken diploma törenimde kim yazdıydı o yazıyı hatırlamıyorum ama benim için en büyük hayali bir gün oscarda yarışmak demişlerdi.Böyle bir hayalim var mıydı, kime ne zaman dillendirmiştim bilmiyorum ama bu cümleler o törenden aklımda kalmış.Olur mu olur, once Mahsun açsın da yolu…Şimdilerde ise bu merak hala kendi senaryosunu yazıp çekmeye çalışan bir yönetmen olarak devam ediyor, belki bir gün kendi filmimi seyrettiririm onlara, ama bu sefer biletleri ben hazırlamayacağım sanırım.Ya da umarım diyelim…

Zonguldakta şimdi ki Emral Çarşısının orada bir sinema vardı, kapısında kuyruk olurdu hatırlarım çok küçüktüm.Ailecek gidilirdi.Sonra Konak sineması, Özen sineması, ilk okulumun içindeki Yayla Sineması şimdi adını hatırlayamadığım bir iki sinemada Soğuksu'da vardı. Reks olabilir mi acaba adı… Sanırım onlar daha çok seks filmleri gösteriyordu benim hatırladığım dönemlerde. Belediye Sineması'nda kocaman tek bir salon ve iki tane yanyana balkon vardı. Biri aile içindi bu balkonlardan ve ben kuzenim Onur'la gittiğim Süpermen filminde farkettim onun gözlerinin bozuk olduğunu.Daha beş altı yaşındaydı sanırım, koca perdeyi doğru düzgün görememiş tüm filmi ayakta seyretmeye çalışmıştı.O zaman sayalım Zonguldak nüfusu kaçtı o yıllar 50 bin anca var ya da yok ama beş altı sinema salonu vardı.Neyse işin bu tarafı başka yazıya, başka sohbete konu olsun…

Devran Amca hala yerinde duruyor,Bilmeyenler için Devran Amca çocukluğumda benim için bir saray.Rengarenk çeşit çeşit oyuncaklarıyla bir cennet bahçesi.Oyuncakçı dükkanı…Aradan 30 yıl geçmiş neredeyse kabuğu değişmiş, vitrin daha afilli olmuş ama ne yalan söyliyeyim o bile daha büyük gözükürdü gözüme.Saatlerce vitrinine bakar bakar dururdum, içeriyi karıştırmak en büyük zevkimdi.Şimdi orası da eski haşmetinden kaybetmiş ama yine de onu orada görmek içimi ısıttı.Sanırım şimdilerde Devran Amca yoktur kasada ama olsun benim için hala orası Devran Amca'nın Oyuncakcısı…

Kırklı yaşlarımdayım ama şimdilerde dahi severim oyuncakçı gezmeyi, ne zaman bilmediğim yabancısı olduğum bir kente gitsem ne yapar eder bir kaç oyuncakcı bulurum.Ona buna hediye olsun diye hadi o da olmadı kendime hala oyuncaklar alırım.Evde onlarca oyuncak durur bir köşede, büyümedim mi ne…Ya da onlarla mı meydan okumaya çalışıyorum geçen zamana bilemem, yine de hoşuma gider içimde bir yerlerde saklı bir çocuğun yaşıyor olması…

Şayet yolunuz düşmediyse bir fırsatını bulun ve mutlaka Sunay Akın'ın Oyuncak müzesine gidin.Oyuncak deyip geçmeyin aslında bu müze çocuklar için falan değil sizin için…Geçmişe dönük bir yolculuğa çıkmanız için, hiç bir müze size bu kadar yakın olamaz benden söylemesi.Her bir oyucakta yıllar öncesine gidiyor insan, kendi hayal dünyanıza çoculuğunuza bir kapı açılıyor o müzeden…

Bir bir fotograflarını çektim, onlarca oyuncağımı buldum orada yıllar öncesinde kaybettiğim, kırdığım çekilişlerde ona buna dağıttığım.Sahip çıkamadıgım çocukluğumu Sunay Akın bir güzel bulmuş çıkarmış önüme tekrar koymuş adeta.İstanbuldaysanız hiç vakit kaybetmeden yok eğere değilseniz ilk İstanbul ziyaretinizde bahane yaratmadan iş güç diye vakit ayırın, pişman kalmazsınız , emin olun…

Meraklısı için bazı oyuncaklarımın fotograflarını da paylaşıyorum burada, olur ya belki sizin de vardır birlikte oynarız. Laf lafı açtı, nereden nereye geldik…

Ama bu şehir sanki eskiden daha büyüktü ya da ben çok mu küçüktüm hala onu düşünüyorum…"

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2018, 21:02
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER